Pazar, Temmuz 5

Terminator: Salvation (Terminatör: Eleştirmenlerin Bittiği An) - McG 2009



Terminatör, bana göre sinemada yansıma bulmuş gelmiş geçmiş en iyi bilim kurgu fikirlerinden birisi. İçerisinde gerilim, korku, aksiyon bulunduran müthiş bir sentez. Üstelik işlerliği olan bir fikir, çünkü her türlü izleyiciyi etkisi altına almasını sağlayacak çıkış ve dayanak noktaları var. Sanırım başarısını da buna borçlu.

Bilim kurgu türünün izleyici nezdinde yaşayabileceği en büyük sorun inanılabilirliği sağlamak. "Yapımcılar" nezdindeki en büyük sorun ise inanılırlığı sağlayacak "yapım maliyetleri"ne katlanmak. Setler, kostümler, makyaj, efektler derken paranız uçuverir alimallah. Zaten film stüdyoları ve yapımcılar dikkat ederseniz iki sebepten dolayı batar (Holywood'da; yoksa Türkiye'de her an batabilir):
1. Başarısız bir tarihi aksiyon filmi çekmek (Örn: Cutthroat Island)
2. Başarısız bir bilim kurgu çekmek (Örn: Waterworld)

Peki Terminatör neden iyi (hatta cin) bir fikir? Bilimkurgunun kralını, günümüzde çektiği için. Böylece yapımcılar, ekstra maliyete katlanmadan (özellikle ilk filmden bahsediyorum) ve izleyicilere zaman ve mekana dayalı disoryantasyon yaşatmadan, müthiş bir öykü anlattılar. Bu durumda içinde zamanda yolculuk olması gerekirdi, ve oldu... Bu durumda içinde aksiyon-gerilim ve dram sentezi olması gerekirdi (altın bileşim), ve oldu...

İlk Terminatör'ü, yatılı okulda, henüz küçük bir çocukken, videoda izlemiştim. Hatta videoda izlediğim ilk filmdir. Öylesine etkisine girmiştim ki günlerce aklımdan çıkmamıştı. Çok iyi film olması bir yana, ucundan birazcık koklatılan "geleceğin karanlık ve umutsuz, kaotik dünyasını" hep merak etmiştim. Karanlık gecelerde kırmızı gözlerinden ışık saça saça, kafataslarını çatur çutur eze eze yürüyen, insanları böcek gibi avlayan durdurulması imkansız soğuk makinalarla dolu bir dünya... Ne yapabilirdiniz? Bir değil, iki değil; "N" tane! Öyle ya, Terminatör filmlerinin bundan önceki her üçü de, "tek bir tane Terminatör'ün yok edilmeye çalışılması" fikri üzerine kuruludur. Öyleyse Terminatörlerle dolu bir dünyada ne kadar şansınız olabilirdi? John Connor, neye, nasıl direnebilirdi?: İnsanlar bu güç dengesizliğinden hareketle, bu denli umutsuz bir savaşı nasıl kazanabilirdi? Bunlar uzun yıllar boyu, cevabı merak edilen, ümitsiz sorular olarak, sinema izleyicisinin zihninin bir köşesinde kaldılar... Ben de hep merak ettim o geleceği. Bu serinin asıl gitmesi gereken yerin, izleyiciye açıklamakla mükellef olduğu varoluşun o olduğunu, filme konu olan fikrin doğası gereği bildim. Arada çekilen iki filmin de, top çevirme mahiyetinde olduğunu hissettim. Holywood'un para biriktirdiğini düşündüm. Paramızı alıyorlardı, çünkü bize anlatmaları gereken bu büyük bütçeli film için para biriktirmeleri gerekiyordu (çok iyi niyetliydim :) Dire Straits'in böyle bir şarkısı var: Ticket To Heaven, hastasıyım). Tek bir Terminatör için bu kadar para harcanıyosa, Terminatör dolu mahvolmuş bir dünyayı resmetmek için ne kadar harcanırdı kimbilir? Sabırla bekledim ve aradaki tüm filmlere koşa koşa başvurup, parayı verdim...

Bu yukarıdaki paragraf, aslında eleştirmenlerin bu filme neden olumsuz reaksiyon gösterdiklerinin altokumasını sağlayacak size. Mesele "beklenti" meselesi... Yoksa film iyi miydi kötü müydü, yönetmen ne yaptı, oyuncular ne yaptı, senaryo nasıldı vs vs gibi, bir filmin eleştirmen nezdinde değerlendirilmesini sağlayacak adil araçlarına başvurmadılar bu filmi değerlendirirken.

Onlar yüzünden bu filmi bu kadar geç izledim. Bu bana para kazandırdı; çünkü film dura dura haftanın filmi olmuş: üç paraya izledik. Öte yandan zaman kaybettirdi: filmin bu kadar iyi olduğunu bilseydim, korkmadan-çekinmeden, yıllardır beklediğim bu post-apokaliptik açılımı daha önce, hatta ilk anda seyrederdim.

Bir kere film çok iyiydi. Senaryosu, aksiyonu, oyuncuları, yönetmeni... Gerçekten "beklediğimin ötesindeydi". Benim anahtar kelimem de işte bu: beklediğimin ötesi. Çünkü bu beklenti kelimesi anahtar kelimemiz anladığım kadarıyla. Ben de kafataslarını eze eze yürüyen, kırmızı gözleriyle gecede ışık saçan terminatörler bekliyodum gerçi ama... Bu film böyle olmadı, ve iyiki de olmadı!



Genelde şu tür eleştiriler okudum: "Mad Max'e benziyor.. John Connor hiç sevimli değil"... Vay beee! Mahvolmuş bir dünyadaki kurak bir coğrafyada, gündüz vakti yapılan her çekim Mad Max'e benzer zaten. Bunun için ne yapabiliriz öyleyse? Bu dünyanın acı gerçekliği ile diğerlerinden çook daha uzun bir süredir muhatap olmak zorunda kalan her adam da Christian Bale'in canlandırdığı John Connor tiplemesine benzer, yazarların kara kavruk dedikleri, avurtları çökük işte o karakter (Bkz: Hemingway, Çanlar Kimin İçin Çalıyor)

Sadece Türk eleştirmenleri değil yabancı birçok eleştirmen de bu filmin kötü olduğu fikri üzerinde birleşmiş gibi görünüyorlar. Oysa ki alakası yok. Bu, düpedüz "iyi" bir film.



Buna kötü diyen, diyebilenlere, Terminatör 2 ve hatta 3'e neden iyi dediklerini ve katlanabildiklerini sormak isterim. Sonuçta onlar, fikir ve orijinalite anlamında bundan fersah fersah gerideler: 2. filmde ilk filmdeki robotun upgrade edilmiş, civa haliyle olan enteresan muhabbetler; ondan sonraki filmde ise potporik özellikteki dişi bir robotla olan enteresan muhabbetler.. Öyküyü bir adım öteye götürmeyi, yeni bir bakışa kavuşturmayı değil, odaktaki robotun yenilenen, başetmesi her geçen bölümde zorlaşan maharetleri ile ilgili olacak biçimde sınırlı, ilk filmin fikrini kopyalayan ve karbon kağıdıyla cukkayı doldurmaya yönelik düzlemlere yapıştıran yapımlar.


Oysa ki Terminator Salvation'da çok iyi bir öykü çizgisi buldum. Önceki filmlerin, karanlık geleceğe düşen bu gölgesinde başka türlü bir öykü vardı. Arnold fiziğinde ve duygusuzluğunda önceki filmlere hapsolan Terminatör fikri, bu filmde duygusal bir derinlik kazandı. Mahvoluş öncesinin zıttı bir resmi (doğal olarak mahvoluşun sonrasını) çizen, resmeden bu filmde Arnold'un yerine geçen Marcus Wright karakteri, Arnold'un tam tersi bir duygusal derinliği yakaladı ve izleyiciye aksettirmeyi başardı. Böylece harika bir simetri yakalanmış oluyor. Marcus Wright karakterinin derinliğinde, her şeye rağmen insan olmanın gücü vardı ve bu kısmen, bu kadar umutsuz bir durumda bile direnişin neden anlamlı olabileceğine dair ipuçları taşıyordu. Arnold'un canlandırdığı Terminatörler ne kadar duygusuz ve kalıpsa, Sam Wortinghton'un canlandırdığı robot da işte o kadar duygulu, kalıpdışı ve anlamlıydı. Ve bu anlam bu filmin doğal olarak insanlığı yücelten sınırları içerisinde çok önemliydi... İçinde bulunulan sert gerçeklik, kurtuluşa dair umutlarını isanlığın anlamının ve gücünün yüceltilmesine bağlı kıldığı için, başvurulabilecek en büyük açılım buydu, ve senaristler Markus Wright karakterinde bunu başardılar. İnsan olduğunu düşünen, insanlığını geri isteyen, makina olduğunun farkında olmayan bir robot... (Bkz. aynı zamanda hastası da olduğum, uzay şovalyesi "Rom")


Aynı şekilde, önceki filmlerde hissetmeyi başaramadığımız Skynet'in, ürkütücü olması gereken yapay zekasının sınırlarına bu filmde ilk defa tanık oluyoruz. Skynet, önceki filmlerde gelecekten geçmişe zırt pırt robot ışınlayan, her seferinde başarısız olan, buna karşılık her seferinde biraz daha belalı bir robot gönderen (beşbela, altıbela, yedibela... vs vs) biraz ısrarcı bir bilgisayar virüsünden farksızdı. Bu filmde ise onun, şeytani bir plan uygulayabilecek kadar insani bir yapay zekaya sahip olduğunu, plan yaptığını görüyoruz. Bu durumda da Skynet'in tanımı ve anlamı ile ilgili taşlar biraz yerine oturuyor ve çok daha ürkütücü oluyor. Ayrıca tasarımcıların yarattığı motorlu, devasa, suda giden vs vs gibi yeni terminatör tipleri de bence çok başarılı ve yaratıcıydı.

Filmin ilk yarısının ikinciden daha iyi olduğunu ve olayların çözüleceği noktada filmin biraz hantal kaldığını düşünüyorum. Buna karşılık aksiyonu ve efektleri ile sürükleyici, oyuncularının ve film ekibinin performansları ile inandırıcı, öykü çizgisi ile de etkileyici bir film olduğunu söyleyebilirim. Eleştirmenlere aldanmayın; bu Terminatör, onların beklentilerinin ötesinde bir Terminatör.

Perşembe, Temmuz 2

Robert Lepage - Possible Worlds 2000

Filmseyretmefabrikası mail hesabının şifresini unuttuğum için şimdilik giremiyorum, o yüzden bu filmi izlememi isteyen arkadaşım, malesef size adınızla hitap edemiyorum. Ancak yine de şunu bilmenizi isterim ki: burada bir sorunumuz var!

Bu filmi yıllar önce IF'de izledim. (2002 miydi, 3müydü hatırlamıyorum, epey eski). Ne var ki açılıştaki şaşırtıcı biçimdeki kanlı sahnesi dışında, sadece güzel bir film olduğunu hatırlıyorum. Dolayısıyla filmi tekrar izlemek için değişik yerlerde aradım ancak bulamadım. Keşke mail atmak yerine kargo atsanız, içine de filmi koysanız, ne güzel olur yahu...

Asgari ücret de bir yere kadar. :)

Çarşamba, Temmuz 1

La Morte Vivante (The Living Dead Girl) - Jean Rollin 1982


Çok yakın iki arkadaş olan Catherine ve Helene kan kardeşi olurlar ve bir yemin ederler: Hangisi önce ölürse diğeri de arkadaşının ardından onu takip edecektir. Önce Catherine ölür. Henüz genç bir kadındır. Catherine aile şatolarının bodrumundaki lahite konulmuştur. Ancak 2 yıl sonra, toksik atıkları illegal biçimde buraya atmaya karar veren bir grup ahmak, varilleri illegal biçimde devirirler ve ortaya çıkan toksik gaz alaşımından faydalanan Catherine yaşayanların arasına dönmeye karar verir. Yalnız Catherine'in bir sorunu vardır: Doyurulmak bilmeyen kana susamışlığı. Ahmak adamları oracıkta tırnaklarıyla öldüren Catherine yavaş adımlarla aile şatosuna doğru seğirtir. Sevgili arkadaşının anıları ve özlemiyle öteden beri şatoyu satın almak isteyen eski dostu Helene ise durumdan habersiz, emlakçıyla görüşmek üzere şatoya gelir. Bir de ne görsün ki ölü dostu Catherine, emlakçının kanlı cesedinin başında oturur vaziyettedir.

Bana göre birçok açıdan Jean Rollin'in en iyi filmlerinden biri, belki de en iyisi. Belli bir türün içindeki filmler arasında da (bu tür zombi filmleri midir, vampir filmleri midir nedir?) kayda değer yere sahip olabilecek, o yere sahip olması gereken, bence önemli bir film.

Bugün B sineması, veya Avrupa İstismar sineması ile ilgili hangi kitabı açarsanız açın Jean Rollin ismini orada altın harflerle "Seks İstismarı" (Sexploitation) ve Erotik Korku Sineması başlıkları altında görebilirsiniz. Ancak adı bu başlıklar altında anılan, adı bu alt türlerle özdeşleşmiş bir yönetmenin elinden, her ne kadar pekçok kitap ve sitede "Erotik Korku" başlığı altında sınıflandırılsa da, bu denli içe dönük, bu kadar çarpıcı, özel, mahrem, kişilikli ve hassas film izlemiş olduğunu fark edebilmek, ancak algı yolları bütünüyle tıkanmamış, her nasılsa ezbercilikten uzak kalmayı başarabilmiş, halen-herşeye rağmen saflığın değerini bilen izleyicilere nasip olabilir. Burada bahsi geçen özellikteki izleyici işte şu sonucu veya akıl kamaşmasını hissedip ikirciklenebilmeli: "...lan acaba kötü film gerçekte kötü değil mi?..."

Ucuz erotik korku filmlerinin, Emmanuele 6 gibi saf erotik filmlerin yönetmeninden bahsediyoruz. Bu durumda nasıl bir içe dönüklük, nasıl bir mahremiyet, nasıl bir saflıktan bahsedebiliriz peki?

İşte bu noktada Jean Rollin'in anlatısının özgünlüğüne konuk olacaksınız. Bu an o özgünlüğü hissedeceğiniz an. Aralarında bu derece kanla ve tutkuyla bağlı bir ilişki, neredeyse bir varlık-yokluk aşkı olan Catherine ve Helene'in ilişkilerinin mekaniğini izleyiciye göstermeyecek çünkü. Bu ilişkinin, yönetmenin etiketinden dolayı hemen aklınıza gelebilecek "lezbiyenlik" gibi olasılıkları, ilk paragrafta sözünü ettiğim "saf bakışınızı" yitirdiyseniz, isterseniz bu filmi on kere izleyin peşinizi bırakmaz çünkü. Bırakın bu filmi, nereye bakarsanız bakın bırakmaz. Ancak üzgünüz, bu film bu anlamda sizi tatmin etmeyecek. Çünkü bu erotik filmlerin, softcore pornoların yönetmeninden, baş iki karakterin aralarındaki mahremiyette saklı olabilecek kadar güçlü, ve izleyiciye aktarıldığı boyutunun nedensizliği ölçüsünde duru bir dostluğun, ümitsiz anlatısıdır.



Ne kadar mı erotik? Hangi porno, hangi erotik sinema yönetmeni Helene'in elleriyle, çıplak Catherine'i yıkadığı, üzerindeki kanları temizlediği sahneyi 50 metre mesafeden çeker? Üstelik dışarıdan, dış gözle? Helene Catherine'i şatonun balkonunda yıkamaktadır; izleyiciyinin ancak yoldan geçen bir yabancının görebileceği kadarını görmesine izin vardır. Bir ev mahremiyeti, Catherine ve Helene arasındaki ilişinin sembolü bir evin mahremiyeti. Buna karşılık yine de bu yıkanma faslı dört duvar arasında değil, balkonda yapılmaktadır! Bütünüyle fikirsiz, tümüyle yabancı değilsiniz bu durumda. Biraz içindesiniz, ama ancak Rollin'in izin verdiği kadar. İşte bu kadar erotik. O erotizmi uzaktan hissedebilir, ancak bu ilişkinin özelliğine adım atamazsınız.

Filmin mahremiyete verdiği öneme dair bir başka işaret de önem sırasında Helene ve Catherine den sonra gelen iki diğer önemli karakterinin, Barbara ve Greg'in kimliklerinde saklı. Burada Barbara ve Greg ile izleyici arasında sembolik bir ilişki, özdeşleşme bulunuyor. Çünkü onlar turist! Barbara herşeye burnunu sokmayı seven, otun botun fotoğrafını çeken, aktif dinamik heyecanlı, Greg ise keyfine düşkün. Bodrumdaki ahmakları öldürdükten sonra beyaz elbisesi içinde şatoya doğru seğirten Catherine'in fotoğrafını çeken Barbara, daha sonra bu imajdan çok etkileniyor ve turistik yağmasına derinlik katmak üzere şatoya gidip oranın mahremiyetini tehdit etmeye karar veriyor. Ona göre burada elde edebileceği deneyimler ve görüntüler tüketmek için. Oysa bu evde yaşanan bir dram, bu şekilde dış boyutsuz gözlemlerle anlaşılamayacak bir anlam derinliği var. Derin bir öyküyle, bir erotik korku filmi bekleyen izleyici arasında olduğu gibi. Barbara ve Greg'in ölümleri izleyicinin ölümü anlamına geliyor.

Böylesine duygulu bir filmin, görsel açıdan bu kadar zorlayıcı ve sert olması da hatırı sayılır bir tezat doğuruyor. Jean Rollin filmleri içinde herhalde en kanlısı bu. Catherine'in kurbanlarını tırnaklarıyla parçalaması, onlardan parçalar koparması, bunu yaparken sanki kendinden bir parça koparıyormuşçasına acı içinde olması çok çarpıcı (Catherine'in vampir mi yoksa zombi mi olduğu belli değil, çünkü onları yemiyor - kanlarını içiyor) Catherine rolündeki Françoise Blanchard'ın performansı gerçekten mükemmel. Diğer yandan filmin en kilit rolünde, Helene'i canlandıran Marina Pierro'nun kimi zaman aksayan yavan performansı ise belki de filmin tek zayıf noktası.

Salı, Haziran 23

Angels and Demons (Melekler ve Şeytanlar) - Ron Howard 2009



Açıkçası bu yazıyı iki sebepten dolayı yazıyorum:
1. İşten yeni çıktım ve eve yeni geldim, ki bu durum belki bu filmi aylarca önce izlemiş olduğum tarihle içinde bulunduğumuz tarih arasındaki "deltayı" açıklar
2. Bu durumdan dolayı canım sıkılmaktadır, başka konulara konsantre olma ihtiyacı söz konusudur

Pek çok sebepten dolayı da bu filme yorum yazması uygun olmayacak kişilerden biriyim:
1. Dan Brown kimdir + necidir, bilmem. Kitabını okumam. Best seller sevmem. Bir Kızıl Nehirler'i seyretmişimdir, o da zaten kötüdür. Onun da zaten konuyla alakası yoktur...
2. Ron Howard filmlerinden sadece Cinderella Man'ı seyretmişimdir. Ki onu da film seyretme fabrikasında işleyip FIFO mantığında salmışızdır... gitmiştir... Bu yönetmenin filmleri konu itibarıyla kanımızca izlemeye değer değildir...
3. Tom Hanks canımızı sıkan bayık ve eblek bir Holywood mitidir.


Filmin ilk yarısında uyuduğumu belirtmeme bilmem ne ölçüde gerek var. Sürekli durmayan aksiyon, ardı ardına işlenen cinayetler, ordan oraya akan bir kovalamaca var bu ilk yarıda oysa ki... Eee niye uyudun diyenlere cevabım da şu olacak: sürekli aynı tonda akan mekanik bir öyküye kim, hangi göz kapağı dayanabilir. Otobüs de hızlı gidiyor ama yerine göre çatır çatır uyuyoruz. Tren de keza öyle... Hele bir de işten geç çıktıysak... Püfff.

İkinci yarıda ise ayıldım. Belki uykumu aldığım için... Kimbilir belki de patlamış mısırı arada alıp kendimize meşgale yarattığımız için. İkinci yarıda zaten filmin mekanikliği arınmaya, taşlar yerine oturmaya başladı. Şu tür gözlemlerde bulunabildik bu yarıda:

Vatikan şehrinde geçen bu filmden, James Bond'un İstanbul'daki maceralarını da konu alan 1999 yapımı, "The World Is Not Enough" türevi bir samimiyetsizliği, Vatikan'a alabildiğine yabancı olmamıza rağmen damıttık. Nasıl ki o filmde James Bond Kız Kulesinin altından hooooop diye Denizaltısı ile çıkıp, pıt diye Kız Kulesinin turistik ortamında karargah kuruyor idiyse benzer biçimde bu filmde de hoooop ve pıt diye Vatikan sınırları içinde her türlü lojistiği gerçekleştirebilmek mümkündü.



Filme karşı duyduğumuz inanmazlık ve güvenmezliği destekleyen bir diğer faktör de Ewan Mc Geragor'du. Şahsen Ewan'ı ve filmlerini severim. Bu derece bir yan rolde oynamasına ihtimal vermediğim için kendisinden son ana kadar bir hinlik bekledim ve nitekim beklediğim gibi de oldu. Böylece filmin bir numaralı hinliği de benim için anlamını yitirmiş oluverdiyordu daha baştan... Casting'e teesüf ederim. Yine de Ewan Mc Gregor'un anti-madde'yi yüklediği helikopterle gökyüzüne yükseldiği sahnedeki (oooh filmi veya öyküyü bilmeyenler bu komplike cümle karşısında ne afallamıştır şimdi haa) anlatım başarısı buradaki anlayışımı kısmen de olsa dağıtmayı başaracak güçteydi.

Ama olayların dandik bir video kaydıyla çözülmesi, şeytani bir hinliğin 5 dolarlık bir web cam ile bozulabiliyor olması, sadece benim değil, herhalde tüm film boyunca ordan oraya dolanan ve muazzam kültürü ve amansızlığı ile cinayetlerin sırrını bir başına çözmeye çalışan Tom Hanks dahil olmak üzere tüm oyuncu ve izleyecilerin canını sıkmıştır.

Aslında bence kötü film değildi (en azından ikinci yarısı; ilk yarısı gereksizdi). En azından bir best seller uyarlamasını aradan çıkarmış oldum, üstelik yarı fiyatına! Nedense bu film bende Umberto Eco'nun müthiş romanından uyarlanan "Gülün Adı" filminin kekrek tadını bıraktı.

Pazar, Haziran 21

The Last House on The Left (Soldaki Son Ev) - Dennis Iliadis 2009

17 yaşında, hayatın baharında genç bir arkadaşımız olan Emma ve ailesi, tatillerini geçirmek üzere, ormanın ortasında, gölün kıyısındaki evlerine gider. Küçük kasabada hayat sıkıcı olduğundan Emma arkadaşı Paige ile takılmaya karar verir. Birlikte dinelen iki genç kız, kasabanın dükkanında kanlı paralarla alışveriş yapan sessiz yeniyetme oğlan Justin’le tanışırlar, ama paralara dikkat etmezler. Justin’de uyuşturucu olduğunu öğrenen kızlar onun mekanına gitmeye karar verirler. Bir süre de burada dinelen kızların rahatı, Justin’in ailesinin (babası Krug, amcası ve babasının sevgilisi) eve teşrif etmesiyle bozulur. Justin’in ailesi alenen psikopattır, katildir. Kızları ormana götürüp burada türlü işkenceler yapan ve ölmeye terk eden psikopat aile, fırtına patlak verince yakınlardaki eve sığınmak zorunda kalır. Ne var ki bu ev Emma’nın ailesinin evidir. Aile önce Türk misafirperverliği ile kazazede aileyi konuk eder. Bir yandan da merakla kızlarının eve gelmesini bekleyen zavallılar, evlerine buyur ettikleri kişilerin aslında kızlarına etmediğini bırakmamış psikopatlar olduğunu öğrendiklerinde, “psikopat” kelimesi anlam değiştirecektir.

Ne yalan söyleyeyim, bu yeniden yapım furyası patlak verdiğinden beri çok eğleniyorum. Wes Craven’in 1972 yapımı ilk filminin bir yeniden çekimi söz konusu bu kez de. Film son dönemlerde korku sinemasında sıkça gördüğümüz, 1970 ve 1980 korku filmlerinin yeniden çekimlerinde genelde olduğu üzere oldukça eğlenceli (uzakdoğu filmlerinin yeniden çekimlerinin ise genelde bana göre oldukça sıkıcı olduğunu itiraf etmeliyim).

Bu eğlence durumu zannedersem, konuyu izleyicinin zaten bildiğini varsayan yönetmen, senarist ve yapımcıların, konuyu tamamen anlatmak yerine kanlı ve canlı ufak tefek detaylara daha fazla takılabilmelerine önayak oluyor. Burada da işte uzakdoğu filmlerinin yeniden yapımları ile 70-80 Amerikan korkularının yeniden yapımları arasındaki fark ortaya çıkıyor. Uzakdoğu filmlerinin yeniden yapımlarında, öyküyü yerelleştirmek (Amerikanlaştırmak diyelim biz ona) ve bu yeni kültür için inanılır kılmak için gösterilen çaba anlatımı bozuyor, bayıyor, sıkıcı hale getiriyor. 70 ve 80′lerin Amerikan korkularının adaptasyonunda ise bu gibi şeylerle, hatta ve hatta konuyu anlatmakla bile vakit kaybedilmiyor :)

Eğlenceli bulduğumuz, filmdeki bu detaylar neler: Örneğin aile reisinin bu çekimde doktor yapılmış olması. Dolayısıyla anatomiden anlar ve kan tutmaz bir hali olması. Psikopat aile fertlerinden birinin kırık burnunu önce tedavi etmesi, güzelce dikmesi (nedense bu tıbbi sahneler bile gözümüze gözümüze sokulmakta: işte size şiddet istismarı), sonra adamın kızının canına kastetmiş bir psikopat olduğunu öğrenince vırççç diye o burnu yine alenen göçertmesi, adamı bıçaklaması, lavaboda boğması, çöp öğütücüsü ile öğütmesi ve kafasına çekiçle delik açması…

Haa tamam eğlendik böyle ufak tefek şeylerle, yönetmen de doğrusu gerilimi çok iyi verdi ama… sonuçta ne oldu? Bir kere suyunun suyu oldu, ağzımızda yavan bir tat kaldı. Wes Craven’in filminin de bir “yeniden yapım” olduğu düşünüldüğünde (Bkz. Ingmar Bergman’ın Jungfrukallan‘ı) bu öykünün amacı iyiden iyiye yitirilmiş, teslimat yolda kaybolmuş diyebiliriz. Öykünün özünde, korkutucu olan bir fikir vardır: Asıl psikopat kimdir? Asıl katil kimdir? İntikam yalnızca bir bahane midir? İntikam alan aileyi ne derece haklı bulabiliriz? Bergman’ın orijinal filminde ailenin evine sığınan katiller gerçekten acınacak durumdadır, içlerinden biri de hatta tamamıyla masum küçük bir çocuktur (bu yeni filmdeki Justin'in orijinal hali). Buna rağmen Max Von Sydow’un oynadığı baba, çocuk da dahil hepsini canhıraş vaziyetlerde öldürür.



Wes Craven’ın yeniden yapımında ise katiller pek acınacak durumda değildirler. Buna rağmen yeri geldiğinde savunmasız olabilecek biçimde sersem ve aptaldırlar. Ailenin intikamı ise abartılı değildir, neredeyse normal bir tepkidir. Katillerin psikopatlığı ise abartılı tonda verilmiştir. Bu film bu biçimiyle istismar sinemasına yakındır.



Suyunun suyuna, yani 2009 yapımı Soldaki Son Ev’e geldiğimizde ise, katillerin psikopatlığı yavandır. Buna karşılık ailenin intikamı abartılmıştır. Justin aileye yardımcı olan iyi bir karakterdir. Üstelik kız mainstream Amerikan anlatısına yaraşır biçimde ölmemektedir bile. Aile yaralı kızlarını alıp güvenliğe ve sağlığa taşımak yerine ilginç biçimde önceliği psikopatlığa verir. Örneğin filmin sonunda, olaylar olup bittikten sonra mikrodalga fırında kafa patlatma sahnesi buna abartılı bir örnek. Hani sanki kızın ailesi gerçek psikopatlar, hepsi birer Dexter, içlerindeki psikopatın ortaya çıkması için bir kıvılcım bekliyorlar. Zavallı Krug ve çetesi de çatacak adam kalmamış gibi bu psikopatlara çatıyorlar. Evet bu da istismar sineması, ama Craven'ın 1972'deki versiyonu gibi sarsıcı ve iz bırakan çiğ bir biçimde değil, stilize ve temelsiz biçimde.

Eee ne oldu peki şimdi? Anlatmak istediğiniz öykü buyduysa çok güzel. Yok değildiyse, hele bir de o orjinal yapımdaki kışkırtıcı fikri vermeye çalıştıysanız, biz onu anlamadık. Biz bunu anladık: Zavallı aile fırtınalı bir gecede, psikopatlık için fırsat kollayan, psikopat sırasındaki, eş durumundan psikopat, psikopat adaylarının evine sığınır.



Not: Hülya Koçyiğit’in de bir Last House On The Left’i var. Keşke onu da yukarıdaki karşılaştırmaya koyaydım…

Salı, Aralık 16

Issız Adam - Çağan Irmak 2008

Herkesin beğendiği şeyleri beğenmez ve bu durumu açıkça, uygun mantıksal sebepleri de sağlayarak desteklerseniz bu sizi yimede yanında yat kıvamında artiz gibi yapar. "ayyyyyy ısssıııızzz adamı islediimmmm çokk süppperdddiii ne açççıklıydııı" biçiminde gelişen kültürel sohbet ortamlarında bir anda dikkat çekici bir figür haline gelirsiniz arkadaşım. Lütfen altta yazılan yönergelere dikkat edelim ve aynen tatbik edelim:

Çağan Irmak filmlerinden hoşlanmam. Bunun temel sebebi onun filmlerinin samimiyetsiz olmasıdır. Çağan Irmak filmlerindeki ticari kaygılı sözüm ona orijinallik uygulamaları beni hasta eder. Ama bu birşeyi değiştirmez: Çağan Irmak ismi gelecekte yazılacak ve 1990-2000 lerin Türkiye kültürünü irdeleyecek sosyoloji kitaplarında mutlaka yer bulmalıdır.

Sebebi mi? Sebebi Çağan Irmak'ın Harward mezunu ama kodu mu oturtan Güneydoğu ağasını, onun Holivud motifleriyle modifiye edilmiş ve son derece seksi hale getirilmiş son derece modern ilişkilerini, bir şekilde yandann yedirilmiş ve amerikan aile ve sınıf yapısıyla entegre hale getirilmiş acaip hibrid bir tür ailevi kast sisteminin mucidi olmasıdır. (Asmalı Konak) Türk insanı bu buluşa bayılmıştır! Türk insanı aynen şöyle demiştir: "Vay anasını! Yıllardır bilinçsizce bu topraklarda uyguladığımız ast-üst ilişkileri, ağalık, at-avrat-silah durumları meğer ne kadar da o çok özendiğimiz amerika vari imiş ve karizmatik imiş... meğer küstah olduğumuz kadar zeki, doğulu olduğumuz kadar batılı, babadankalma olduğumuz kadar karizmatikmişiz!... evet, Çağan Irmak Türk insanının hareketsiz ama mobil olmak isteyen, fakir ama zengin olmak isteyen, değişmeden değişmek isteyen, yattığı yerden parsayı toplamak isteyen salt iyiniyet ve beklentiden mütevelli yapısını çok iyi analiz etmiş ve Türk izleklerine bu şekilde bir ferahlama olanağı sunmuştur: "siz zaten öylesiniz!, yatışa devam!" diyerekten... onun kurduğu bu sofrayı donatan daha bir sürüüü dizi ve film Asmalı Konak peşi sıra gelecektir.

Dizi zaten para için yapılan bir faaliyet olduğundan samimiyet yerine nabza göre şerbet verme yetisi daha uygun bir başarı ölçütü olabilir. Buna karşılık Irmak'ın sinema filmlerinde de maalesef aynı samimiyetsizliği hep hissetmişimdir. "Mustafa Hakkında Herşey" Haneke tarzına öykünmeler içeren, Funny Games tadında, avrupa sinemasına el eden tuhaf bir mikro öyküdür. Mustafa'nın şişman kadınla piknik yaptığı sahne beni benden almış, avusturya alplerine götürmüştür. Çağan Irmak aslında bu filmde, Türk kültürüne nasıl yabancı olduğunu, nasıl bir uzak insan olduğunu, buna karşılık ona mecbur bir yabancı gibi onun hep etrafında dolanıp onu hep gözlemlediğini, çözümlediğini, böylece de gerektiğinde kullandığını bildirir (tamamen nevrotik bir daralımı türk usulu bir kıskançlık ritmine endekslemek). Onun filmlerinde altyapılar yabancılık üstüne kurulurken üst yapılar her zaman türk kültürü eksenindedir.

Çağan Irmak sadece Türk kültürüne değil, karşı cinse de yabancıdır. Kadınlar onun filmlerinde çok önemli yapıtaşı roller üstlenmekle birlikte her zaman yaftalarla değerlendirilirler. Kadın karakterleri her zaman eksiktir. Kadınların neyi neden yaptıkları Irmak vizöründe asla belirgin değildir. Kadınlar, senaryoda kendilerine yazılmış satırların gerçek sahipleri değildirler. Onun filmlerinden elde ettiğim samimiyetsizlik birikintisinin bir diğer kaynağı da kadınların Çağan Irmak filmlerindeki bu boşaltılmış ve eksik rolleridir. Belki de onun stili bu yüzden Film-Noir'e daha yatkındır (kimbilir belki buna da gelecekte eğilmeyi düşünecektir?)- çünkü açıkça görüldüğü üzere yabancılık - yabancı kalabilmek becerisi de pekala bir meziyet olabilir. Bu meziyet Çağan Irmak'da mevcut; yabancılık üzerine odaklanması samimiyetsizlik hissini ortadan kaldırabilir.

Kadınların eksikliği üzerine Issız Adam filmi de iyi bir örnek olarak izlenebilir. Kadın karakterin adamı birden bire neden bu kadar yoğun biçimde sevdiği tamamen bir muammadır, senaryo açısından rahatsız edici bir boşluktur. Bir aylık bir beraberliğin ardından ayrıldıktan sonra erkek karakter üzerinde akan öykü ve yaşadığı dönüşümler, o ana dek erkek karakterin izleyiciye iyi biçimde aksettirilen donanımlı yapısı nedeniyle sağlamdır. Buna karşılık bu ikili kutupta üstelik bir de "normalite", "ılıklık" ve "sıradanlık" kutbunu üstlenen kadın karakterin yaşadığı inandırıcılık ötesindeki aşırılık inandırıcılığın ötesine geçer. Çocukken büyüdüğü eve gitmiş, annesiyle takılmış, yıllardır unutamamış, miş, muş, maş... Niye? Seni niye unutamamış? Issız adamı ıssız adası niye unutamamış? Issız adam adaya ne vermiş, ne hissettirmiş, ne yaşatmış da onu unutamamış? Kadınların eksikliğini Çağan Irmak şarkılarla, haddinden fazla anlam yüklenmiş yapay sahnelerle kapatıyor.

Çağan Irmak yazarken kendini erkek kişisinin yerine koyup, kendi yabancılığını ona aktarmayı, onu donatmayı, ona hayat vermeyi seviyor ve bunu yaparken kendini aşırı biçimde ciddiye alıyor. Kendini aşırı biçimde ciddiye aldığından (sahi bu kabuslar evi serisi neydi öyle!!!!) olsa gerek, odaktaki bu karakterine çok fazla önem verirken onun etrafındaki belki de eşit önemdeki karakterleri onun bir uydusu haline getiriyor. Bu da doğal olarak samimiyetsizlik yaratıyor. Senaryo yazımında takındığı bu mikro ve amatör yaklaşım bir yandan takdir edilesi iken (gerçekten de öyle, çünkü senaryoyu kendi özünden yarattığı çok belli) diğer yandan hedeflediği sonucun büyüklüğü de acaip biçimde bu saflık ile tezat oluşturan ve rahatsızlık hissini besleyen bir hale geliveriyor. Son sahnede yıllar yılllaaaar sonra karşılaşan iki eski aşığın komik derecede abartılmış çın çın çınlatılmış iç ses ajitasyonları gibi.

Buna karşılık Çağan Irmak'ın kamerası hep doğru yerde, vermek istediği hissi bir yapay çiçek olarak düşünürsem başarıyla veriyor. Ama dokusu yok tadı yok. Başarılı, ama boş.

Pazartesi, Haziran 30

Dogville (İt Kasabası) - Lars Von Trier 2003

2003 yılının sonuydu ki, askere gittim. Askere gitmeden önce bir takım filmleri tesadüf eseri arka arkaya izledim. Bu süreçte, sinema salonunda izlediğim son film Dogville, nam-ı diğer "İt Kasabası" idi. Diğer film ise DVD'de izlediğim son film olan, Edward Norton işlemeli 25. Saat filmidir...

Her iki filmin de şahsımın askerlik sürecinde elde ettiği deneyimlerin sıcağı sıcağına değerlendirilmesi esnasında aşırı yoğun etkileri olmuştur. 25. Saat, gerek her çarşı izni sonrasında, gerekse de askerlik dönemindeki en zorlu süreçlerden biri olan "ilk teslim" aşamasında bünyeyi en çok hırpalayan, en yorucu filmlerden biridir. Kişi, askere gitmeden önce izlemek için tek bir film tercihi yapabilecek durumda olsa zannedersem yapabileceği en kötü tercih 25. saat olur. Ben de onu izledim işte. Her çarşı izninde, saat dörde yaklaştığında ve "birliğe teslim" düşüncesi bir gerçek olarak yüze vurduğunda zihin 25. saat'den arak bazı sözcüklerin etrafında çakılı kalıverir. James'in oğlunu (e.norton) yıllarca hapis yatacağı mapus damına kendi elleriyle götürürken yaptığı ayartıcı monolog. (Gitmek zorunda değilsin, yaşanabilecek başka, bambaşka hayatlar var):

"We'll drive. Keep driving. Head out to the middle of nowhere, take that road as far as it takes us. You've never been west of Philly, have ya? This is a beautiful country Monty, it's beautiful out there, like a different world. Mountains, hills, cows, farms, and white churches. I drove out west with your mother one time, before you was born. Brooklyn to the Pacific in three days. Just enough money for gas, sandwiches, and coffee, but we made it. Every man, woman, and child alive should see the desert one time before they die. Nothin' at all for miles around. Nothin' but sand and rocks and cactus and blue sky. Not a soul in sight. No sirens. No car alarms. Nobody honkin' atcha. No madmen cursin' or pissin' in the streets. You find the silence out there, you find the peace. You can find God. So we drive west, keep driving till we find a nice little town. These towns out in the desert, you know why they got there? People wanted to get way from somewhere else. The desert's for startin' over. Find a bar and I'll buy us drinks. I haven't had a drink in two years, but I'll have one with you, one last whisky with my boy. Take our time with it, taste the barley, let it linger. And then I'll go. I'll tell you dont ever write me, dont ever visit, I'll tell you I believe in God's kingdom and I'll see you and your mother again, but not in this lifetime. You'll get a job somewhere, a job that pays cash, a boss who doesn't ask questions, and you make a new life and you never come back. Monty, people like you, it's a gift, you'll make friends wherever you go. You're going to work hard, you're going to keep your head down and your mouth shut. You're going to make yourself a new home out there. You're a New Yorker, that won't ever change. You got New York in your bones. Spend the rest of your life out west but you're still a New Yorker. You'll miss your friends, you'll miss your dog, but you're strong. You got your mother backbone in you, you're strong like she was. You find the right people, and you get yourself papers, a drivers license. You forget your old life, you can't come back, you can't call, you can't write. You never look back. You make a new life for yourself and you live it, you hear me? You live your live the way it should have been. But maybe, this is dangerous, but maybe after a few years you send word to Naturelle. You get yourself a new family and you raise them right, you hear me? Give them a good life Monty. Give them what they need. You have a son, maybe you name him James, it's a good strong name, and maybe one day years from now years after im dead and gone reunited with your dear ma, you gather your whole family around and tell them the truth, who you are, where you come from, you tell them the whole story. Then you ask them if they know how lucky there are to be there. It all came so close to never happening. This life came so close to never happening."

Dogville'in etkisi ise daha değişiktir. dogville, yukarıdaki içe dönük güzelleme satırlarına sahip olmayan, gözleri yaşartıp içi burmayan, buna karşılık içinde ne varsa hepsini kördüğüm - çözümsüz ve olgun bir ura dönüştüren, çünkü sadece yabancı girdilerle beslenen bir edilgen olumsuz birikimler bütünüdür.

Dogville, Türkiye sınırları dahilinde ve ömrü hayat boyunca, izleyicilerin gala dışı sinema salonu sınırları içerisinde alkışladığına şahit olduğum yegane yapımdır. Gerçekten de artık nasıl dolduysa insanlar, filmin sonunda gelen ferahlama neticesinde yoğun bir alkış tufanı kopmuştur. Bu konu üzerinde bir hayli düşündükten sonra, Dogville'in bir üçlemenin son filmi olduğu sonucunu çıkarmışımdır:
1. Breaking The Waves (Dalgaları Aşmak)
2. Dancer In The Dark (Karanlıktaki Dansçı)
3. Dogville (İt herifler)

Her üç filmin de odağında bir takım naif, enseye vur lokmasını al formatında zavallı bayanlar bulunmaktadır. Bu bayanlar, tüm iyi niyetlerine rağmen, çevrelerini kuşatan toplumun ve o toplumun direttiği ahlaki normların kurbanı olmaktadırlar. Dogville de diğer iki film gibi naif bir bayanın (Nicole Kidman) yaygın etik değerler karşısındaki edilgen perişanlıkları hakkında, önceki iki Von Trier film örneklerindeki gibi gelişirken, son tahlilde Kidman'ın dehşet saçtığı, ve üç filmdir iç karartan bir ur halesi gibi düşünce sistematiğimizi kuşatan elkolbağlı duruşumuzu olabildiğine anti-naif bir biçimde ferahlatan bir son nokta gibidir. Bu durumda bu filmin bir LV Trier üçlemesinin son filmi olduğunu düşünmemin ardında böylece bir akılsama yatmaktadır ve bünyem, ilkin Emily Watson, sonrasında Björk ile devam eden bu naif karakterler ezilmişliğinin yeni bir halkasına dair ihtimal vermediğinden, Nicole Kidman cazgırlığındaki bu üçüncü noktanın son nokta olduğuna kanaat getirmişimdir.

Akabinde Lars Von Trier, Dogville'in bir üçlemenin ilk filmi olduğunu söylemiş, söylemekle kalmamış Manderlay'ı ikinci film olarak çekmiş, ve bünyemde azbiraz, o da sinema konusunda kalmış olan karizmayı iyice yerle bir etmiştir.

Trier'in öncülüğünü yaptığı bu Dogma akımı her zaman için bana şımarıkça tepkisel bir avrupa hevesi gibi gelmiştir. Popüler sinemanın tüketime dayalı araçlarını kullanmayı reddetmek elbette onurlu bir duruş olabilir; hatta bunun ötesinde Trier ve diğer dogmacıların savunduğu gibi yöntemsel yaratıcılığı tetikleyen bu kısıtlar bütününün takdir edilecek bir yalınlığı da sunduğu söylenebilir. Amma velakin, salt dogma filminde silah kullanmak yasak olduğu için, Trier'in Dear Wendy filminin senaryosunu başka bir yönetmene vermiş olması bana oldukça ahmakça geliyor. Bu ne tarz ve ne yararsız-tutarsız bir kısıttır ki, bir yandan yaratıcılığı teşvik ederken diğer yandan üretime ket vurmaktadır?

Dogville (itoğluitler) söz konusu olduğunda ise Dogma konusundaki olumsuz görüşlerimden bir parça geri adım atma ihtiyacı hissetmekteyim. Çünkü dogmanın fanatizmle takındığı yalınlık, bir yandan baş kahramanlarının özünün (benim saf bir naiflik dediğim biçimde) çırılçıplak ortada kalmasını sağlarken aynı biçimde toplumun çıkarcı ve çarpıtılmış, yanlış yönlendirilmiş sığ özünün de çirkin bir soyutlamasını bir arada ortaya koymaktadır. Bu çarpıtılmış ve abartılmış tezat, kimi zaman Karanlıktaki Dansçı'da olduğu gibi "arabesk" ve öyküsüz bir anlatı tehtidini beraberinde getirse de, kimi zaman Dalgaları Aşmak ve Dogville'de olduğu gibi belli bir öykü derinliği içinde kaldığı sürece olumlu biçimde yansıyabilmektedir.

Dogville'de kullanılan zaman ve mekan hiçlemesi, sıkı dogma kurallarının ulaşabileceği en uç noktalardan birine dalalettir. Buna karşılık özellikle bu hiçleme yardımıyla, Trier istediği hesaplaşmayı istediği ve sahte olmayan boyutları ile yaratabileceği labaratuar ortamını yakalamayı başarır. Kidman, yalnızca toplumun sığ değer yargılarının var olduğu, duvarların, mekanın ve zamanın bile var olmadığı bir labaratuar ortamında önce bu değer yargılarına bütünüyle açık kalarak onları yaşar ve her anlamda tüketir. Sonrasında da tüm bu birikim adına (ve seyircinin içindeki birikmişlik adına) toplumdaki değer yargılarını kendisi yargılar ve cezayı keser. Pek az film bu anlamda Dogville'in sunduğu yalancı ferahlamayı sağlayabilir; çünkü pek az film algıyı cezbeden görselden vaz geçerek, mesajın özü üzerinde bu denli ısrarla ve fanatizmle durmaktadır.

Perşembe, Haziran 5

Sex and the City - Michael Patrick King 2008

Bir noktada, ki tam olarak neresidir o nokta bilemiyoruz, çok ciddi, çok vahim bir yanlışlık olmuş ve kadınların başlarına büyük bir felaket gelmiştir. Bu felaket neticesinde oluşan travmatik ışımalar, kadınların bir yandan "tuhaf" davranışlar sergilemelerine sebep olurken, diğer yandan gerçek kimliklerini garip değer yargılarının arkalarına saklamalarına neden olmaktadır. Film, tamamı kadınlarla (hatta biraz da orta yaş üstü kadınlarla) bezeli bir sinema salonunda, çirkin uğursuz böcekler gibi parıl parıl parıldayan yüzükler, pazar çantası kılıklı çantalar ve palyanço terliği gibi görünen ayakkabıların mukaddes emanetler gibi kadraj göbeğinde sunulduğu ve çerçevenin geri kalan köşelerinde de bir takım önemli dersler çıkarılabilecek olayların en yüzeysel ve en olmadık yargılama-anlamlandırma metodları eşliğinde irdelendiği, başka-yabancı bir gezegende geçen tarifi zor sıkıntı dolu saatlere denk düşmektedir.

Hayatımda tek bir bölümünü bile izlemediğim Sex & City olayının bu sinemasal izdüşümünün ilk yarısında yaşadığım ızdırabı tarife dökebilmek ne yazık ki namümkün. Bu ilk yarı süresince beni hayatta tutan tek düşünce, Amerikan Sapığını bu filme montajladığımızda ortaya çıkabilecek dehşetrengiz düşünsel açılımların sağladığı hinoğluhin haylazlıklardır. Ne var ki SJ Parker'ın yavuklusu Mr. Big'in tam evlenme öncesinde SJ'yi terk etmesi ruhumda ihtiyaç duyulan ferahlamayı yaratmış ve ikinci yarıya daha neşeyle bakabilmeme olanak vermiştir.

Filmden alınması gereken dersler:
1. SJ Parker nefis, çok güzel bir kadındır.
2. 20li yaşlar yaşamak, 30lar ders almak, 40lar içkilerin parasını ödemek içindir (uzun zamandır bir filmde duyduğum en nefis, en keyifli satırlar)
3. Evlenmekten uzak durmakta fayda vardır.
4. Ne olursa olsun, ne tür travmalar yaşanmış olunursa olunsun, aslında özünde herkes insandır - AMA yine de erkekler ve kadınlar arasında büyük bir mesafe vardır: bu yüzden bir kadınla muhatap olurken en güvenli ve sağlıklı yöntem onunla fazla içli dışlı olmadan onu başıboş bırakmamanın bir yolunu bulabilmektir.

Saygılarımla :)

Çarşamba, Mayıs 21

Inland Empire - David Lynch 2006

David lynch'in giderek yalnız bir adama dönüştüğünü görüyoruz. Bu yalnızlık, bu filmdeki gibi bir stil istilası ile kendini belli ediyor. Inland Empire baştan ayağa, stilin uçsuz buçaksızlığı hakkında bir film; "Empire" (imparatorluk) sınırsızlığı, "Inland" (iç dünya) ise David Lynch'in stilini özetleyen iki sözcük. Yönetmenin tamamen içe döndüğü ve önceki filmlerini sürükleyen odaktaki duygusal bütünlüğü arka plana oturttuğu bir yapım.

Aslında Lynch'i anlamak çok da öyle atla deve değil. Zaten köşe bucak anlamaya da uygun bir tarz değil onunkisi; Lynch duyguya hitap eden, buna karşılık başıboş ve temassız imgelerle de donanmamış anlatıların anlatıcısıdır. Hesaplı ve amaçlıdır ancak dikteci değildir. Amacı izleyicinin onun vermek istediği duyguyu bütünüyle alabilmesidir, buna karşılık "anlam" onun dikte ettiği, üzerinde direttiği bir son nokta değildir. Duyguya erişirken ulaşılan ya da üzerinden geçilen anlamlar, onun varmak istediği son noktada elde etmek istediği duygusal bütünlükte kavranan anlamla kıyaslandığında gökyüzündeki bakıldığında kaybolan silik yıldızlar gibidirler.

Lynch'i anlamak amaç olmamalı, izleyici sadece duygularını açık tutabilmeli. Buna karşılık klasik sinemasal anlatıya alışık izleyici için bu pek kolay değil.

Ancak yine de Lynch filmlerini "anlamak" (ya da daha önyargısız biçimde açılabilmek) için bazı referans okumaları ya da izlemeleri gerçekleştirilebilir.

Lynch'in tarzını borçlu olduğunu düşündüğüm, 1962 yapımı bir B filmi: Herk Hervey'in "Carnival of Souls" filmi. Zamanının çok ilerisinde bir filmdir. Zaten duyduğuma göre Lynch bu filmin Lost Highway için açık esin kaynağı olduğunu daha sonra söylemiştir. Internet arşivinden ücretsiz izlenebilir ya da indirilebilir.

Lost Highway için en nefis okumalardan biri İranlı yazar Sadık Hidayeti'in "Kör Baykuş" romanıdır. Şuradan görülebilir...


Eraserhead pişmanlık/mutsuzluk, Mullholland Drive karşılıksız aşk ve saflığın yitimi, Lost Highway suçluluk üzerine filmlerdir. Buna karşılık Inland Empire, kadın kimliği ve iç dünyası üzerine yayılıyor ve Mulholland Drive'da adım atılan kadın kimliği araştırmasını çok geniş bir alana yayıyor. Anlatımsal açıdan üzerine yoğunlaşılan bir duygusal bütünlük olmadığından ve film geniş bir yaklaşımla kadın kimliğinin duygusal köşelerini gözlemlemeyi hedeflediğinden film oldukça deneysel ve kişisel bir keşfe dönüşüyor.

Lynch izlemiş midir bilinmez ama bu filmi daha iyi anlayabilmek için Atıf Yılmaz'ın "Ahhh Belinda" sını izlemeyi deneyebilirsiniz. Aradaki benzerlikler oldukça fazla.

Pazar, Nisan 27

Control - Anton Corbijn 2007 (Müzikal Kişilik Filmlerindeki Mutluluk Eğrisi)

Her yıl mutlaka, bir takım önemli müzikal kişilikler hakkında bir takım filmler yapılır ve bu filmler her zaman için çok ses getirirler. Özellikle de Oskar vb gibi bir takım popüler ödül dağıtım tesislerinden ödül edinmek isteyenler için en kestirme yollardan biri önemli müzikal şahsiyetlerin hayatını iğdiş eden filmler çekmektir. Netekim geçtiğimiz yıllarda çevrilen Ray Charles'ın hayatını anlatan Ray, yakın sayılabilecek bir zamanda kaybettiğimiz Johny Cash üzerine yapılan Walk The Line vb gibi tüm filmler Oskar dinlenme tesislerinden hediyelik almadan geçmemişlerdir.

Peki bu filmler gerçekten de çok iyi ya da sadece iyi oldukları için mi beğenilmekte ve ödüle boğulmaktalar? Hiç de bile.. Hele bir de "Ray" gibi gerçekten kötü filmleri düşününce... Şimdi aslında ben bu mevzuyu çözdüm ve sonucu birazdan tüm Türkiye ile paylaşacağım. Ama önce biraz daha giriş faslına ihtiyacımız var. Şöyle ki:

Üniversitedeyken her zaman olduğu gibi çok kötü bir öğrenciydim. Eşeği bağlasalar mezun olur dedikleri Boğaziçi İşletmesini tam 7 (yedi) senede bitirdim. Bu uzunca sayılabilecek süre zarfında ise nefis bir gözlem yeteneği geliştirebilme imkanım oldu. Sınıfın en arka sırasına kurulur, ders dışında herşeyi analiz ederdim. Analiz çalışmalarımın henüz başlarında bütünüyle çözebildiğim bir grup insan vardı ki bunlara sonradan "FREKANS KIZLARI" adını verecektim. İnsani ve beşeri varlıkların da dijitalleşebileceği ve sayısal düzlemde tüm yaşamlarının öngörülebilir hale getirilebileceği tezim üzerindeki ilk besleme kaynaklarından biri frekans kızlarıydı. Frekans kızları kendilerini aşağıdaki özellikleri ile belli ederlerdi:

1. Tamamı kızdır
2. En ön sırada otururlar
3. Hocaların gözdesidirler
4. Sınıfın en iyi notlarını alırlar
5. Saçları her zaman yapılıdır ve cikstirler
6. Türkçeyi de ingilizceyi konuştukları dinamikle konuşurlar

Tüm bu özelliklerinin ötesinde Frekans kızlarına frekans kızları ismini vermemize neden olan bir diğer özellileri vardı ki, yukarıdaki tüm özelliklere sahip olsa da kişiyi asıl frekans kızı yapan ana özellik buydu: Hocaya hitaben ve "Hocaaaeeeaaam" biçiminde ağdalı ve yanık bir yakarışla başlayan yerli yersiz tüm sorularındaki ve hitaplarındaki vurgu tepecikleri ile kendini belli eden bir çeşit öngörülebilir ve kalıpsal ses frekansı...

"Hocaaaeeeeaam, buu konulaaardeeaaan snavdaaaa soreamlou muyyyyiiiiiiuz acccaabeeeaa?"



Yukarıdaki grafikte frekans kızlarının konuşma eğrilerini görüyoruz.

Dünyanın en gereksiz faaliyetlerinden biri olan eğitim faaliyetinde eğitilen varlığa başarıyı getiren en önemli özelliklerinden biri öngörülebilir olmasıdır. Çünkü klasik eğitim faaliyetinin başarısı ancak bu şekilde ölçümlenebilmektedir. Daha önce bilmediğin bir konu hakkında bir bilen (hoca) seni bilgilendirmektedir ve hocanın senin eğitim faaliyetinden ne derece başarıyla ayrıldığını ölçebilmesinin en iyi ve en kolay yolu, eğitimin sujesi olan sen (öğrenci) ve eğitimin öznesi olan o (hoca) arasındaki farklı düşünme hacminin eğitim sonrasında alabileceği minimum değerdir. Bu süreçte takınacağın davranışların ve ifadelerinin öngörülebilirliği bu değerlendirmede üzerindeki ölçümlemeyi kolaylaştıran ve seni her türlü ölçüm faaliyeti için şeffaflaştıran son derece faydalı bir özelliktir.

Bu öngörülebilirlikleri sayesinde tamamının orta yaşlarının küçük bir standard sapma payı ile biraz ötesinde şiddetli birer sinir krizi ile son bulan depresyonlar geçirecekleri bile öngörülebilen frekans kızlarından ve onların öngörülebilirliğe bağlı eğitim başarılarından hareketle şimdi müzikal kişilik filmlerinin öngörülebilirliğe bağlı başarılarına geliyoruz. Müzikal kişilik filmleri de bir grafik üzerinde ifade edilebilirler.



Yukarıda görüldüğü gibi, müzikal kişilik filmini y ekseninde mutluluk, x ekseninde ise zamanın yer aldığı bir grafikte formülüze edebilmek gayet mümkün. Mutluluğun düştüğü bölgelerde dramın ve gözyaşı ve buhran gücünün yükseldiği sonucunu çıkarmak doğaldır. Ortalama bir insan evladını alıp götüren ve öykü delisi yapan dramatik kurulum yapısı işte tam olarak budur. Bu yapıyı best seller romanlarda, blockbuster filmlerde her zaman görebilirsiniz... Ortalama içerisinden ani bir yükselişle çıkış. Ardından gelen küçük patlamalar, durağanlık ve alabildiğine bir düşüş. Ve en sonunda keyifleri yerine getiren ortalamaya doğru bir yükseliş. İkarus hikayeleri, antik çağlardan ve tragedyalardan beri bu yapı değişmemiştir. Ortalama bir insan evladı çünkü adı üzerinde "ortalamadır". Sürekli ortalamadan çıkmak (İkarus gibi tanrısallaşmak) gizli niyeti içerisindedir. Ama sistem onun ortalamadan çıkma arzusunu bir şekilde bastırmalıdır ve bu anlatı biçimi batı anlatısının en sık kullandığı biçimdir. Ortalama izleyiciye ortalamadan çıkma durumunda başına gelebilecekler, naif bir mutlulukla ortalamaya döndüğü öngörülebilir ve kalıpsal bir duygusal çevrimde aktarılır. Öyle ki, izleyici yükselişi ve sonrasında mutlaka ! gelecek olan düşüşü bütünüyle simüle edebilmeli ve sonrasında dairesel biçimde yeniden ulaşacağı ortalamasından hoşnut kalmalıdır.

Popüler kültürün tanrısal görünümlü İkarus ikonlarının POP ya da ROCK yıldızları, FİLM yıldızları olduğu düşünüldüğünde, bu klasik İkarus eğrisinin onlar üzerine yapılmış tüm anlatılarda başvurulabilecek en değerli kılavuz çizgisi olduğu daha da açık bir hale gelir. Dahası, tamamının hayatları toplumsal bir bilgilendirme düzeyinde hali hazırda zaten bilinir olan bu ikonalar üzerine yapılacak anlatılar iyice öngörülebilir hale gelirler. ROCK yıldızının nerede doğduğu, hangi aşamalardan geçtiği, hangi zorluklarla karşılaştığı, nasıl ünlendiği, nasıl düştüğü ve en nıhayetinde uyuşturucudan nasıl öldüğü zaten birçokları tarafından en ince detayına değin bilinmektedir. Özetle şu söylenebilir ki, hem duygusal anlatım yapılarında takındıkları ikarus eğrileri hem de anlatının içeriğinin kendisinden kaynaklanan bilinirlik ile bu tür filmler birer öngörülebilirlik ve kalıpsallık anlatısı şahaserleridirler. İkonanın kendisinin hali hazırda toplumda varolan popülerliği ve bilinirliği ile de birleştiğinde bu filmler, o en ön sırada, sürekli gözler önünde olan, her hareketleri tahmin edilebilir ve grafiğe dökülebilir frekans kızlarının iyi notlar almakta gösterdikleri başarılarının bir benzerini sinemada gösterirler. Bu filmlere ödül ve beğeni yağar.

Anton Corbijn'in Ian Curtis'in kısa yaşamını aktardığı Control'ü yukarıdaki Ray ya da Walk the Line vb gibi vermiş olduğum örneklerden bir parça farklı bir yerde duran bir yapım. Bu yılki If'de büyük bir merakla programıma aldığım ancak son dakika hastalığı nedeniyle gidip de izleyemediğim bilet yakan filmi en sonunda netten indirerek izleyebildim. Film, müzik alemindeki gelmiş geçmiş en sevdiğim şahsıyetlerden biri olan Ian Curtis hakkında olunca, yönetmen Ian Curtis'i vaktiyle tanımış ve ölümünün ardından Atmosphere videolarını yapmış önemli video yönetmeni Anton Corbijn'in ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi de olunca Curtis sever bir izleyici olarak insanın beklentilerini dizginleyebilmesi zor.

Her ne kadar Control'ün kullandığı Ikarus eğrisi yukarıdaki popüler müzikal kişilik filmi örneklerinin frekans açısından aşırılıkarı budanmış bir versiyonu ise de yine de eğrinin varlığı hissedilebilir netlikte. Ayrıca bunca yıl sonra tam bu zamanda bu filmin yapılmış olması da Ian Curtis'in popüler kültür tarafından yaşadığımız son birkaç yılda giderek daha fazla yağmalanan bir konu ve figür olmasına dayanıyor. Günümüzde geçerli olan müziğin altında pek çok insan bilmese de Joy Division ve onun yaratıcısı Ian Curtis'in eşsiz vizyonu ve beğenisi yatıyor ve sadece son birkaç senedir bu artık herkes tarafından telaffuz edilen bir gerçek olarak algılandığı için Ian Curtis yöresine yapılan turistik yağma yolculuklarının sayısında önemli bir artış var.

Bununla birlikte yönetmen Corbijn, filmini yukarıda anlatmaya çalıştığım popüler bir dairesel hareketten ibaret olmaması için de elinden geleni iyi niyetle yapmaya çalışmış sayılabilir. Örneğin Curtis karakterinin derinliğinin keşfi sorumluluğunu izleyiciye bırakacak bir yöntem geliştirme inceliğini hiç olmazsa gösteriyor. Belki de böyle yapması gerektiğini hissediyor, çünkü Ian Curtis gibi bir karakter hakkında, eskiden tanıdığı biri olsa da yargılarda bulunabilme hakkını insanın kendinde bulabilmesi pek olası değil. Her şeyden önce Corbijn kesinlikle filmini son derece yanlış bir metin üzerine kurmuş: Ian'ın eski eşi Deborah Curtis'in Ian üzerine yazdığı ve ikili hayatlarını anlattığı gayet manidar isimli "touching from a distance" kitabına dayanması. İntihar eden birini en son tanıyabilecek kişi herhalde bir yakınıdır, özellikle de karısı. Corbijn materyal olarak Deborah'nın kitabını kullanıp, baş karakter olarak da Ian Curtis'i (popüler beğeninin doğası olarak) seçince en büyük (ve anlatıya hükmeden) yanlışını yapmış. Bu materyal üzerindeki baş karakteri Deborah olsa ve farklı bir perspektiften bir Ian Curtis anlatısı geliştirmeye çalışsa idi şüphesiz daha başarılı / samimi olacaktı. Bir insanı en az tanıyan kişilerden birinin sözleri üzerine o insanın hayatını kurmaya çalışmak biraz yanlış, Kurt Cobain'i Courtney Love sözleri ile ifade etmeye çalışmak gibi bakış oluyor ve olmuş da...

Burada Ian Curtis hakkında yapılacak samimi bir filmin onun sözlerinden, onun şiirlerinden başka hiçbirşeye ihtiyacı yok. Filmde Ian kaybolmuş, yolunu kaybetmiş bir yeniyetme olarak görülüyor. Oysa ki onun sözlerini okuyan, şiirlerinin ve o şiirlerin beslendiği kısa yaşamının satır aralarının farkına varan herkes onun hayatının bu filmde anlatılanlara sınırlı olamayacak bir derinlik taşıdığının bilincindedir.

Buna karşılık filmi kurtaran iki unsurdan sadece biri Anton Corbijn'e ait. Bu da onun tarzıyla alakalı. Statik karelerin içinde yakalamayı tercih ettiği dinamizm, Ian Curtis'in ani patlamalara açık sıkışmış yaşamı ile büyük uyum gösteren bir çerçeve yaratıyor. Statik siyah beyaz karelerin ortasına oturttuğu, ani patlamalar ile eğrilip bükülen, patlayan ve tekrar içe kapanan Ian figürü, siyah ve beyazın çevrelediği ve sıkıştırdığı yaşamı içerisinde tutsak kalan Ian Curtis'in dramını aktarmak için uygun ümitsiz ve mahvedici enerjiyi yansıtıyor. Ne de olsa Corbijn'in fotoğrafçı olarak büyük bir yeteneğe - dehaya sahip olduğu değiştirilemez bir gerçek.

Diğer yandan Ian Curtis'i canlandıran Sam Riley'ın olağanüstü oyunculuğu var ki, filmi tekrar tekrar izlenmeye değer kılan da aslında tam olarak onun bu oyunculuğu oluyor. Ian Curtis'i bu kadar iyi yansıtabilecek bir oyuncunun olabileceği herhalde ancak bu film sayesinde bir mit olmaktan çıkıp gerçek oluyor.

Önceki Kayıtlar

paylaş