işgüzarlar film seyretme ve arıtma ltd. şti. yevmiye defteri

Pazar, Nisan 27

Control - Anton Corbijn 2007 (Müzikal Kişilik Filmlerindeki Mutluluk Eğrisi)

Her yıl mutlaka, bir takım önemli müzikal kişilikler hakkında bir takım filmler yapılır ve bu filmler her zaman için çok ses getirirler. Özellikle de Oskar vb gibi bir takım popüler ödül dağıtım tesislerinden ödül edinmek isteyenler için en kestirme yollardan biri önemli müzikal şahsiyetlerin hayatını iğdiş eden filmler çekmektir. Netekim geçtiğimiz yıllarda çevrilen Ray Charles'ın hayatını anlatan Ray, yakın sayılabilecek bir zamanda kaybettiğimiz Johny Cash üzerine yapılan Walk The Line vb gibi tüm filmler Oskar dinlenme tesislerinden hediyelik almadan geçmemişlerdir.

Peki bu filmler gerçekten de çok iyi ya da sadece iyi oldukları için mi beğenilmekte ve ödüle boğulmaktalar? Hiç de bile.. Hele bir de "Ray" gibi gerçekten kötü filmleri düşününce... Şimdi aslında ben bu mevzuyu çözdüm ve sonucu birazdan tüm Türkiye ile paylaşacağım. Ama önce biraz daha giriş faslına ihtiyacımız var. Şöyle ki:

Üniversitedeyken her zaman olduğu gibi çok kötü bir öğrenciydim. Eşeği bağlasalar mezun olur dedikleri Boğaziçi İşletmesini tam 7 (yedi) senede bitirdim. Bu uzunca sayılabilecek süre zarfında ise nefis bir gözlem yeteneği geliştirebilme imkanım oldu. Sınıfın en arka sırasına kurulur, ders dışında herşeyi analiz ederdim. Analiz çalışmalarımın henüz başlarında bütünüyle çözebildiğim bir grup insan vardı ki bunlara sonradan "FREKANS KIZLARI" adını verecektim. İnsani ve beşeri varlıkların da dijitalleşebileceği ve sayısal düzlemde tüm yaşamlarının öngörülebilir hale getirilebileceği tezim üzerindeki ilk besleme kaynaklarından biri frekans kızlarıydı. Frekans kızları kendilerini aşağıdaki özellikleri ile belli ederlerdi:

1. Tamamı kızdır
2. En ön sırada otururlar
3. Hocaların gözdesidirler
4. Sınıfın en iyi notlarını alırlar
5. Saçları her zaman yapılıdır ve cikstirler
6. Türkçeyi de ingilizceyi konuştukları dinamikle konuşurlar

Tüm bu özelliklerinin ötesinde Frekans kızlarına frekans kızları ismini vermemize neden olan bir diğer özellileri vardı ki, yukarıdaki tüm özelliklere sahip olsa da kişiyi asıl frekans kızı yapan ana özellik buydu: Hocaya hitaben ve "Hocaaaeeeaaam" biçiminde ağdalı ve yanık bir yakarışla başlayan yerli yersiz tüm sorularındaki ve hitaplarındaki vurgu tepecikleri ile kendini belli eden bir çeşit öngörülebilir ve kalıpsal ses frekansı...

"Hocaaaeeeeaam, buu konulaaardeeaaan snavdaaaa soreamlou muyyyyiiiiiiuz acccaabeeeaa?"



Yukarıdaki grafikte frekans kızlarının konuşma eğrilerini görüyoruz.

Dünyanın en gereksiz faaliyetlerinden biri olan eğitim faaliyetinde eğitilen varlığa başarıyı getiren en önemli özelliklerinden biri öngörülebilir olmasıdır. Çünkü klasik eğitim faaliyetinin başarısı ancak bu şekilde ölçümlenebilmektedir. Daha önce bilmediğin bir konu hakkında bir bilen (hoca) seni bilgilendirmektedir ve hocanın senin eğitim faaliyetinden ne derece başarıyla ayrıldığını ölçebilmesinin en iyi ve en kolay yolu, eğitimin sujesi olan sen (öğrenci) ve eğitimin öznesi olan o (hoca) arasındaki farklı düşünme hacminin eğitim sonrasında alabileceği minimum değerdir. Bu süreçte takınacağın davranışların ve ifadelerinin öngörülebilirliği bu değerlendirmede üzerindeki ölçümlemeyi kolaylaştıran ve seni her türlü ölçüm faaliyeti için şeffaflaştıran son derece faydalı bir özelliktir.

Bu öngörülebilirlikleri sayesinde tamamının orta yaşlarının küçük bir standard sapma payı ile biraz ötesinde şiddetli birer sinir krizi ile son bulan depresyonlar geçirecekleri bile öngörülebilen frekans kızlarından ve onların öngörülebilirliğe bağlı eğitim başarılarından hareketle şimdi müzikal kişilik filmlerinin öngörülebilirliğe bağlı başarılarına geliyoruz. Müzikal kişilik filmleri de bir grafik üzerinde ifade edilebilirler.



Yukarıda görüldüğü gibi, müzikal kişilik filmini y ekseninde mutluluk, x ekseninde ise zamanın yer aldığı bir grafikte formülüze edebilmek gayet mümkün. Mutluluğun düştüğü bölgelerde dramın ve gözyaşı ve buhran gücünün yükseldiği sonucunu çıkarmak doğaldır. Ortalama bir insan evladını alıp götüren ve öykü delisi yapan dramatik kurulum yapısı işte tam olarak budur. Bu yapıyı best seller romanlarda, blockbuster filmlerde her zaman görebilirsiniz... Ortalama içerisinden ani bir yükselişle çıkış. Ardından gelen küçük patlamalar, durağanlık ve alabildiğine bir düşüş. Ve en sonunda keyifleri yerine getiren ortalamaya doğru bir yükseliş. İkarus hikayeleri, antik çağlardan ve tragedyalardan beri bu yapı değişmemiştir. Ortalama bir insan evladı çünkü adı üzerinde "ortalamadır". Sürekli ortalamadan çıkmak (İkarus gibi tanrısallaşmak) gizli niyeti içerisindedir. Ama sistem onun ortalamadan çıkma arzusunu bir şekilde bastırmalıdır ve bu anlatı biçimi batı anlatısının en sık kullandığı biçimdir. Ortalama izleyiciye ortalamadan çıkma durumunda başına gelebilecekler, naif bir mutlulukla ortalamaya döndüğü öngörülebilir ve kalıpsal bir duygusal çevrimde aktarılır. Öyle ki, izleyici yükselişi ve sonrasında mutlaka ! gelecek olan düşüşü bütünüyle simüle edebilmeli ve sonrasında dairesel biçimde yeniden ulaşacağı ortalamasından hoşnut kalmalıdır.

Popüler kültürün tanrısal görünümlü İkarus ikonlarının POP ya da ROCK yıldızları, FİLM yıldızları olduğu düşünüldüğünde, bu klasik İkarus eğrisinin onlar üzerine yapılmış tüm anlatılarda başvurulabilecek en değerli kılavuz çizgisi olduğu daha da açık bir hale gelir. Dahası, tamamının hayatları toplumsal bir bilgilendirme düzeyinde hali hazırda zaten bilinir olan bu ikonalar üzerine yapılacak anlatılar iyice öngörülebilir hale gelirler. ROCK yıldızının nerede doğduğu, hangi aşamalardan geçtiği, hangi zorluklarla karşılaştığı, nasıl ünlendiği, nasıl düştüğü ve en nıhayetinde uyuşturucudan nasıl öldüğü zaten birçokları tarafından en ince detayına değin bilinmektedir. Özetle şu söylenebilir ki, hem duygusal anlatım yapılarında takındıkları ikarus eğrileri hem de anlatının içeriğinin kendisinden kaynaklanan bilinirlik ile bu tür filmler birer öngörülebilirlik ve kalıpsallık anlatısı şahaserleridirler. İkonanın kendisinin hali hazırda toplumda varolan popülerliği ve bilinirliği ile de birleştiğinde bu filmler, o en ön sırada, sürekli gözler önünde olan, her hareketleri tahmin edilebilir ve grafiğe dökülebilir frekans kızlarının iyi notlar almakta gösterdikleri başarılarının bir benzerini sinemada gösterirler. Bu filmlere ödül ve beğeni yağar.

Anton Corbijn'in Ian Curtis'in kısa yaşamını aktardığı Control'ü yukarıdaki Ray ya da Walk the Line vb gibi vermiş olduğum örneklerden bir parça farklı bir yerde duran bir yapım. Bu yılki If'de büyük bir merakla programıma aldığım ancak son dakika hastalığı nedeniyle gidip de izleyemediğim bilet yakan filmi en sonunda netten indirerek izleyebildim. Film, müzik alemindeki gelmiş geçmiş en sevdiğim şahsıyetlerden biri olan Ian Curtis hakkında olunca, yönetmen Ian Curtis'i vaktiyle tanımış ve ölümünün ardından Atmosphere videolarını yapmış önemli video yönetmeni Anton Corbijn'in ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi de olunca Curtis sever bir izleyici olarak insanın beklentilerini dizginleyebilmesi zor.

Her ne kadar Control'ün kullandığı Ikarus eğrisi yukarıdaki popüler müzikal kişilik filmi örneklerinin frekans açısından aşırılıkarı budanmış bir versiyonu ise de yine de eğrinin varlığı hissedilebilir netlikte. Ayrıca bunca yıl sonra tam bu zamanda bu filmin yapılmış olması da Ian Curtis'in popüler kültür tarafından yaşadığımız son birkaç yılda giderek daha fazla yağmalanan bir konu ve figür olmasına dayanıyor. Günümüzde geçerli olan müziğin altında pek çok insan bilmese de Joy Division ve onun yaratıcısı Ian Curtis'in eşsiz vizyonu ve beğenisi yatıyor ve sadece son birkaç senedir bu artık herkes tarafından telaffuz edilen bir gerçek olarak algılandığı için Ian Curtis yöresine yapılan turistik yağma yolculuklarının sayısında önemli bir artış var.

Bununla birlikte yönetmen Corbijn, filmini yukarıda anlatmaya çalıştığım popüler bir dairesel hareketten ibaret olmaması için de elinden geleni iyi niyetle yapmaya çalışmış sayılabilir. Örneğin Curtis karakterinin derinliğinin keşfi sorumluluğunu izleyiciye bırakacak bir yöntem geliştirme inceliğini hiç olmazsa gösteriyor. Belki de böyle yapması gerektiğini hissediyor, çünkü Ian Curtis gibi bir karakter hakkında, eskiden tanıdığı biri olsa da yargılarda bulunabilme hakkını insanın kendinde bulabilmesi pek olası değil. Her şeyden önce Corbijn kesinlikle filmini son derece yanlış bir metin üzerine kurmuş: Ian'ın eski eşi Deborah Curtis'in Ian üzerine yazdığı ve ikili hayatlarını anlattığı gayet manidar isimli "touching from a distance" kitabına dayanması. İntihar eden birini en son tanıyabilecek kişi herhalde bir yakınıdır, özellikle de karısı. Corbijn materyal olarak Deborah'nın kitabını kullanıp, baş karakter olarak da Ian Curtis'i (popüler beğeninin doğası olarak) seçince en büyük (ve anlatıya hükmeden) yanlışını yapmış. Bu materyal üzerindeki baş karakteri Deborah olsa ve farklı bir perspektiften bir Ian Curtis anlatısı geliştirmeye çalışsa idi şüphesiz daha başarılı / samimi olacaktı. Bir insanı en az tanıyan kişilerden birinin sözleri üzerine o insanın hayatını kurmaya çalışmak biraz yanlış, Kurt Cobain'i Courtney Love sözleri ile ifade etmeye çalışmak gibi bakış oluyor ve olmuş da...

Burada Ian Curtis hakkında yapılacak samimi bir filmin onun sözlerinden, onun şiirlerinden başka hiçbirşeye ihtiyacı yok. Filmde Ian kaybolmuş, yolunu kaybetmiş bir yeniyetme olarak görülüyor. Oysa ki onun sözlerini okuyan, şiirlerinin ve o şiirlerin beslendiği kısa yaşamının satır aralarının farkına varan herkes onun hayatının bu filmde anlatılanlara sınırlı olamayacak bir derinlik taşıdığının bilincindedir.

Buna karşılık filmi kurtaran iki unsurdan sadece biri Anton Corbijn'e ait. Bu da onun tarzıyla alakalı. Statik karelerin içinde yakalamayı tercih ettiği dinamizm, Ian Curtis'in ani patlamalara açık sıkışmış yaşamı ile büyük uyum gösteren bir çerçeve yaratıyor. Statik siyah beyaz karelerin ortasına oturttuğu, ani patlamalar ile eğrilip bükülen, patlayan ve tekrar içe kapanan Ian figürü, siyah ve beyazın çevrelediği ve sıkıştırdığı yaşamı içerisinde tutsak kalan Ian Curtis'in dramını aktarmak için uygun ümitsiz ve mahvedici enerjiyi yansıtıyor. Ne de olsa Corbijn'in fotoğrafçı olarak büyük bir yeteneğe - dehaya sahip olduğu değiştirilemez bir gerçek.

Diğer yandan Ian Curtis'i canlandıran Sam Riley'ın olağanüstü oyunculuğu var ki, filmi tekrar tekrar izlenmeye değer kılan da aslında tam olarak onun bu oyunculuğu oluyor. Ian Curtis'i bu kadar iyi yansıtabilecek bir oyuncunun olabileceği herhalde ancak bu film sayesinde bir mit olmaktan çıkıp gerçek oluyor.

Pazartesi, Mart 24

Tomie - Ataru Oikawa 1999 (bazı kadınlar asla ölmez)


Film, sersem sepelek bir japon gencinin, kalabalık bir kaldırımda elindeki küçük plastik poşetle ilerlediği görüntülerle açılır. Plastik poşette açılan bir açıklıktan faltaşı kıvamında parıldayan kırmızı-siyah bir tek kadın gözü görünür: Tomie, plastik karargahından (ingilizce: "headquarters" daha şinascambaz bir yer bildirimi oluyor) ruhumuza bakmaktadır.

Japon manga sanatçısı Junji Ito'nun ilk önemli üretimi Tomie'nin 1999'daki bu ilk sinema uyarlamasının üzerinden tam 7 film daha geçti. En son geçen yıl çekilen Tomie vs Tomie ile Tomie filmleri toplamda sekize ulaştı. Bu kadar kısa sürede bu konsept üzerine bu kadar çok film yapılması aslında çok da şaşırtıcı değil: keza Tomie gerçekten de kötü şöhretinin en ücra kıvrımlarını bile sonuna kadar hakkeden netlik ve kıvamda bir anti-kahraman, bir kötü-kadın, uğursuz ve ters bir süper-güç.


Japonların Noh ve Kabuki beslemeli kyojo-mono (Noh) ve akubo-akujo (kabuki) şeytan-iblis kadın öyküleri pek meşhurdur. Bu gelenekten doğan Asami Yamazaki (Audition-Miike), Sadako (Ring), Kuroneko'daki kedi kadın vs vs biçimindeki tüm japon korku sineması uygulamalarında bu şeytani kadın figürleri, her zaman için japon anlatısının bir diğer önemli unsuru olan 'İntikam' motifini de tatmin edecek akılsamalarla donatılmışlardır. Bu kadınlara mutlaka birileri bir zaman önce yanlış yapmış, bunun sonucunda da bu bayanların mezardan dönüp ya da kafayı yeyip erkekleri acımasızca tüketmelerinin altında belli belirsiz etik bir nedensellik ritmi tutturulmuştur.

Buna karşılık Tomie, benzer bir etik nedensellik ilkesi arkasına gizlenilmemiş, kötülüğünden utanç duymayan aykırı bir kadındır. Onun bu sınırsız kötülüğü ölçüsünde, Junji Ito'nun bu aktarımı da olabilecek en saf misojinist mesajlarla donanmıştır. Tomie'nin kötülüğünün ardında yatan tek ve yegane gerekçe onun yansıtılmış ve arıtılmış kadınlığıdır.


Üniformalı bir lise öğrencisi formatında arz-ı endam gösteren Tomie'nin geçmişi tarihin henüz yazılmadığı bir karanlık iblisler çağına dayanıyor olabilir. Bu akılsamadaki en önemli dayanak Tomie'nin de bir iblis olmasıdır. Tomie ölümsüzdür, gençliğe hapsedilmiştir. Lanetli bir varlıktır. Tüm erkekleri ve hatta bazen kadınları etkisi altına alabilme ve istediği herşeyi yaptırabilme gücüne sahiptir. Tomie'yi öldürmeye kalkan herkes gecinden görür. Tomie, vücudu parçalarına ayrılsa bile her bir ayrı parçasından yeniden doğma biçiminde bir kertenkele kuyruğu statik enerjisine sahiptir. Onu tanıyabilmemizin tek yolu ise, sol gözünün altındaki ben sayesindedir.

Geçmişinde bir travma olan ancak bir türlü bu olayı hatırlayamayan Tsukiko Izumisawa psikiyatristinden aman ummaktadır. Psikiyatristinin düzenlediği hipnoz seanslarında ulaşabildikleri tek ipucu, genç kızın istemsiz sayıkladığı "Tomie" ismidir. Kimbilir, belki de unuttuklarını artık unutmamak için fotoğraf dalında eğitim gören ve fotoğrafçı olmaya çalışan kızın "isteyerek" unuttuğu herşey kısa bir süre sonra istese de istemese de kendisine malum olacaktır. Çünkü Tomie, kızın hayatına yeniden girmeye karar vermiştir. Poşetin içindeki kopuk bir kafa olarak, beraberindeki kölesi ile birlikte kızın yan dairesine taşınan Tomie buradan dallanıp budaklanmaya başlar. Kafadan ilkin küçük kız uzantıları çıkar, sonra büyür, büyür... Birkaç gün içinde Tomie bir kesik kafadan tekrar bir kadın olmuştur. Kızın çevresindeki herşeyi tüketmeye ve çemberi daraltmaya koyulur.

Kızın bilmediği ise, kendisinin de Tomie olduğudur...


Özellikle bu ilk film, manga karelemelerini aynen uyguluyor ve estetik anlamda Junji Ito'nun fikri ile iyi bir uyum yakalıyor. Buna karşılık konu itibarı ile her türlü derinliğe sahip, sonuna vardıktan sonra bile yanlış okunabilecek seyreklikte, dikteci olmayan özgür bir anlatım öneriyor. Özellikle perspektif hissinin ve derinlik duygusunun, en basit sahneyi bile öykünün temel eksenine ve amacına uygun hale getirmek için manipüle edici biçimde kullanımı çok etkileyiciydi. Örneğin, cinayetleri araştıran polis dedektifinin, kadın psikiyatrist ile konuştuğu sahnelerde bile bu yöntem uygulanmıştı. İki yan ve nıspeten önemsiz karakterin yer aldığı bu sahnelerde bile, dedektif perspektif derinliği içinde küçültülürken ve sürekli küçültücü ve aşağılayıcı bir hareketlilik içerisindeyken kadın psikyatristin görüntüsü tanrısal bir sabitlikte ve büyültücü bir yakınsak perspektifte muhafaza ediliyordu. En küçük detayında bile erkek ve kadın arasındaki eşitsizliği kadından yana tedirgin edici bir üstünlükle görsel anlamda böyle örneklerle besleyen film son tezinde Tomie'nin olağanüstü gücünü ve fizik ötesi kadınsı kötülüğünü inandırıcı kılmayı başarıyor. En önemlisi de "sinir bozucu" olmayı başarıyor.

Cuma, Mart 21

Bijita Q (Visitor Q) - Takashi Miike 2001


Bu filmi altına koyabilecek uygun bir başlık bulabilmek hiç kolay değil. Aslında bu, sadece bu film için değil, bir çok Takeshi Miike filmini sınırlandırırken karşılaşılan bir olanaksızlık. Bu tür bir gruplandırma bu adamın filmleri için mümkün değil. Bu nedenle de Takeshi Miike filmlerinin bazı ortak özelliklerinden yola çıkarak tamamen bağımsız ayrı bir ana gruplandırma başlığı belirlemek durumunda kaldım. Bu gruba “yapı bozuculuk” adını verdim. Yapı bozuculuk ile kastım nedir? Ana başlıklara baktığımızda kişilik korkusu (personality horror) adlı bir başlık görüyoruz. Henry vb seri katil filmlerinin bazıları görsel sertliklerinden ziyade sergiledikleri kişiliklerin korkunçluğu ile korkuturlar. Yapı bozuculuğu da benzer biçimde düşündüm ama belii bir kişilikle sınırlandırmadan, genel kabul gören toplumsal bir yapının bir antitezinin sergilendiği ve sınandığı filmler için kullanabiliriz. Yapı bozuculuk, en oturmuş görünen ve tartışılmayan toplumsal yapı ve değerleri alaşağı ederek hayal gücünün sınırsızca sınandığı filmleri gruplamak için kullanabileceğim uygun bir başlık olabilir. Peki ama bu türden soyut bir sınama bir korku filmi ortaya çıkarabilir mi?

Aslında yapı bozuculuk yarattığı sınırsızlık ölçüsünde, modern toplumsal yapılarda ve baskın kültürel normlarda dile getirmeye dahi cesaret edilemeyecek alternatif olasılıkları düşündürerek izleyiciyi arasına sıkıştığı güvenli düşünsel kalıpların dışına çıkmaya ve dolayısıyla korkuya götürebilir. Bu grubu bazı Miike filmleri için özel tasarlamadım elbette. Aklıma bazı Luis Bunuel, Haneke, Lynch filmleri de geldi. Ortak özellikleri sürrealizm olabilen bir dizi film. Sürrealizm başlı başına bir korku biçimi değildir, korkuyla sınırlı ve özdeş değildir çünkü. Ama bu tür filmlerin yapmaya çalıştıklarına, amaçlarına baktığımızda, orada toplumsal genel geçer düzenler açısından korkutucu olan hedeflerini görüyoruz. Ki bu da gayet politik bir hedef olan yapı bozumudur. Örneğin Luis Bunuel’in Exterminating Angel filminde, tamamı burjuva konukların yemek sofrasından bir türlü kalkamamaları ve görünmez bir engelle gayet sürreal biçimde engelleniyor olmaları gibi. Visitor Q da benim için bu tür bir “uydurma” grup başlığı altında toparlayabileceğim şimdilik ilk örnek oldu. Bu filmi elbette ki Kişilik Korkusu altında toparayabilmek de mümkün. Ama bu durumda filmin esas korkutma amacından ve büyük resimden uzaklaşılmış olunur. Çünkü burada korkutucu olan ekranda sergilenen karakter değil, yapı bozuculuğu aracılığı ile korkutulan izleyicinin kendi karakteridir ve yapı bozumuna verdiği olumlu tepkidir.

Miike’ın tüm filmlerinde, düşünce ve sergilemedeki sınır tanımazlık bir tür yapı tehditini de beraberinde getirir. Ancak Visitor Q haricindeki tüm filmlerinin odağında izlenebilir bir öykü çizgisi bulunur. Visitor Q’da ise, yapı bozma amacı ve film arasında herhangibir takip edilebilir alternatif öykü çizgisi yok. Bu film salt tehditten oluşmaktadır.

Film, “Hiç babanızla seks yaptınız mı” sorusuyla başlıyor. Sonrasında fahişelik yapan küçük kızın babasıyla seks yaptıkları sahne ile açılıyor. Bir hayli uzun süren bu sahne izleyiciyi büyük bir tuzağın içine çekmeyi amaçlıyor. Ağırlık olarak bakıldığında filmin eşit önemdeki benzer sahneleri bundan çok daha kısadır. Bu sahne uzundur, yavaş akar, nedeni izleyiciyi azdırmak istemesidir. Bu çok garip ve hatta iğrenç gelebilir. Ama şöyle bir durum var: Ekranda baba-kız oldukları idda edilen iki kişi var ve ara sıra baba “bu çok yanlış” dese de sevişiyorlar. İzleyici bunu bir noktaya kadar alır ve bu yanlışlığı olanca sertliği ile hatta mide bulantısı ile kabul eder. Ama bir noktadan sonra ekrandaki görselliğin etkisine girecektir. Ne de olsa bu sadece bir filmdir. Ama tez ortadadır. Teze rağmen bu sekans izleyicinin geçici dikkatini çekmeyi başarabilir. Bu noktada, izleyicinin hissedebileceği karakter korkusu kendi karakterine yönelik olandır. Bir ensest görüntüsünü izlemekten keyif aldığını fark eden izleyici kendinden korkar.

Film sonrasında, “Hiç Annenizi dövmeyi düşündünüz mü?” sorusuyla devam eder ve izleyiciye yönelttiği tehditlerini çeşitlendirir.

Filmde ensest, aile içi şiddet, uyuşturucu kullanımı, zina, fahişelik, hatta nekrofili, olağan ve kabul gören bir sıradanlık ve alenilikte yaşanan olaylardır. Miike ailedeki tüm karakterleri sırayla izleyicinin kullanımına sunar. Birinin takip edilmez aykırılıkta ve agresiflikte sunulduğu noktada bir başka karakter resesif (çekinik) bir formatta sunulur ve izleyicinin pasif dikkatini bir sonraki değiş tokuşa kadar taşır. Her karakter çarpıktır ama bu çarpıklığın anlaşılması izleyici açısından zaman alıcıdır. İzleyici karakterin gerçekten çarpık ve ahlaki açıdan izlenemez olduğunu kavrayıncaya kadar uzunca bir süre sanki öyleymiş gibi karakteri istekle kabul ve takip eder. Her bayrak değişimi izleyici bakışının kendi kendini aldattığı birer andır.

Bu çarpık karakterlerin sıradanlık eksenini oluşturdukları bu yapının bozumu Visitor Q sayesinde olur. Garip bir yabancı birden bire hayatlarına girer, yemek sofralarına tek kelime etmeden oturur. Kimi zaman başlarına taşla vurarak ve izleyicinin vicdanını ve arzusunu yerine getirerek bu çarpıklığa karşı durur. Kimi zaman ise onların oyunlarına katılarak izleyiciye ihanet eden bir karakter de o olur. Filmin sonları geldiğinde, Visitor Q’nun da yardımına koştuğu bu devinimler sayesinde, filmin başlarında çok büyük ölçüde yadırganabilecek gariplikler artık izleyicinin açılan algısı sayesinde rahatça kabul edilebilir hale gelmiştir.

Film, bir öze dönme ve küçülme ritüeli ile son bulur. Tüm aile, çıkış noktaları olan, her şey çarpılmadan önce bir zamanlar bilinçsizlikle var oldukları bir utero huzuruna geri dönerler ve bundan çok da mutludurlar.

Birçok Miike filmi izlemiş olmama rağmen içlerinden en yırtıcı ve en tehditkar olanın bu film olduğunu söylemeliyim. Oldukça sürreal görünmekle birlikte amacının netliği ve politikliği sayesinde, Miike’ın sürrealizmi eksen olarak kullanan birçok filmine göre çok daha net ve anlaşılır bir film. Ama kesinlikle güvenli bir film değil. Bu filmin, yönetmenin en iyi bulduğum iki filmi Audition ve Katil Ichi ile aynı kalitede olduğunu düşünüyorum.

Cuma, Mart 7

2:37 - Murali K. Thalluri 2006



Kötü film nedir?

Geçenlerde RAZZIE ödülleri, türkçe adıyla altın ahududu (ne kadar nefis bi çeviridir bu: RAZZIE=AHUDUDU) ödülleri dağıtıldı. RAZZIE ödülleri her yıl "en kötü filmlere" veriliyor.

Bu yıl, "En Kötü Film!", "En Kötü Yönetmen!!", "En Kötü Senaryo!!!" gibi baş köşeleri, bir takım sinema sanatı uzmanları ! I Know Who Killed Me (Katilimi Tanıyorum) flmine layık görmüşler. Üstelik dokuz dalda birden ödül alarak gelmiş geçmiş en kötü film bile olmuş I Know Who Killed Me.

Eleştiri, anarşistler ve/veya benim ve diğer blog yazarları için değil belki ama, bu işten ekmek yiyen, bu sayede kızlarla tanışan, şan şöhret yapan "adı üstünde" maaşlı eleştirmen için hassas bir iştir. Ne de olsa, bu onun işi, bu onun yaşam tarzıdır. Konu kendi hayatının bekası ve idamesi olduğu için, bir eleştirmen, eleştiri yapması doğru olabilecek en son kişidir. Çünkü çıkarı vardır.

Eleştirmen, her zaman diğer eleştirmenlerin ARTI piyasanın soluğunu ensesinde hisseden tedirgin, sürü halinde avlanan bir adamdır. Patronun kankisinin dağıttığı/yaptığı filme kötü diyemez, yerden yere vuramazsın. Aynı şekilde, sürüdeki kurt eleştirmenlerin ak dediğine kara da diyemezsin: sıkar.

Ancak adı üstünde, bir eleştirmenin bazı konularda olumsuz görüş bildirmesi de gereklidir. Aksi taktirde görüşlerine değer verilmeyecek, olumlu görüşlerine kabartı hissi katabilecek negatif derinlik oluşmayacaktır. Bu nedenle bu sektörde bazı güvenli bölgeler icat edilmiştir. Bu güvenli bölgelerde atış serbesttir.

Güvenli bölge olarak tanımlanabilecek, maymunun gtüne gönül rahatlığı ile sokulabilecek filmler üç belirti ile kendilerini belli ederler ve buralarda maaşlı eleştirmen için atış serbesttir:
1. Bağımsız filmler: Büyük stüdyoların gölgesinde olmayan, yerin dibine soktuğunuzda kimsenin size "höttt!!!" demeyeceği, nispeten sahipsiz filmler.
2. Hafif konulu filmler: Hafif konu nedir bilinmez ancak, dram ve tradegyanın sınırları ötesinde, özellikle sinemanın üvey evladı sayılan korku-gerilim-komedi türü filmler.
3. POP anlamındaki şan ve şöhreti, sansasyonu, bilinen oyunculuk vasfının fersah fersah ötesinde olan kişilerin (Britney Spears, Justin Timberlake, Helin Avşar, Paris Hilton vs vs) oynadığı filmler.

Bu açıdan bakıldığında, aslında gayet iyi bir film olan I Know Who Killed Me'ye, üç koşulu da ziyadesi ile yerine getirdiği için bu ödülün verilmesi sürpriz değil.

Yine bu açıdan bakıldığında Roger Ebert'in "Cannes film festivalindeki GELMİŞ GEÇMİŞ EN KÖTÜ FİLM" olarak tanımladığı, ve birçok diğer maaşlı eleştirmenin de kendisine bu görüşünde sonsuz destek verdikleri, Vincent Gallo'nun Brown Bunny si ... (Sonrasında Vincent Gallo da Roger Ebert'e, "Köle tüccarı görünümlü pis bir şişko" demişti ancak ikisinden hangisinin eleştirisi daha ağır derseniz Ebert'in daha ağır konuştuğunu söyleyebilirim: Ebert hakaretin içine "tarih" kavramını da katmakta (gelmiş geçmiş en kötü film) ve sülelaye küfür etmektedir.)

Sonra bir bakıyorsunuz, Brown Bunny'e Cannes'ın en kötü filmi diyenler Thalluri'nin 2:37'sini yere göğe sığdıramıyorlar. Neden? Kötü olarak benimsenen bir filmin, "aslında neden kötü olmayabileceğine" dair bazı argümanlar yaptık. İyi olarak benimsenen bir filmin neden iyi olmayabileceğine dair de akıl yürütmeli miyiz? Hayır... Bunun yerine değişik bir şey yapacak ve "iyi" bir filmi maymunun gtüne sokacağız:

1. Bu filmin Cannes'da gösterilmiş olmasının tek nedeni yönetmenin o tarihte 22 yaşında olmasıdır. Festival yöneticileri ve eleştirmenler, bu işteki yeteneklerine dünyanın şakşak tutmasına neden olacak bazı keşifler yapmak, bazı kanıtlar sunmak arzusundadırlar. Bu nedenle "adam olacak çocukları" ilk keşfeden olma arzusu ile yanıp tutuşurlar.
2. Film inanılmayacak biçimde monoton, tekdüze ve sıkıcıdır. Öylesine tekrara dayalı ve öylesine derinlikten yoksundur ki, son sahnede intihar eden çocuğun kimliği son derece önemsizdir. Bu nedenle o son sahne bir türlü bitmek bilmez.
3. Karakterlerin tamamı derinlikten yoksun, daha önce binlerce kez işlenmiş, işlenmekten yorgun, kalıp ve sığ karakterlerdir. Yönetmen, kendisi de genç olmasına rağmen, gençliğin sorunlarını, maskulen göründüğü halde içten içe gay olan çocuğun içsel çakışmalarının ötesine geçirmeyi başaramamıştır. Mum dibine ışık vermemektedir.

Alternatif olarak şöyle de denebilir: "Vay canına! Bu yaştaki bir yönetmenden beklenmeyecek bir başarı! Ne kadar da içten bir film!"

Tam da bu nedenle böyle demiyor, ve maymunu, bir başka deyiş ile AHUDUDUYU tercih ediyorum.. Bir filmin başarısı ya da başarısızlığı, bir filmin gerçek değeri, yönetmenin yaşından, oyuncusunun sansasyon katsayısından, türünden, yapımcı şirketinin büyüklüğünden bağımsız, gerekiyorsa evet: son derece anarşist bir tonda kendini ifade edebilmelidir.

Cumartesi, Aralık 8

Eastern Promises (Sark Vaatleri) - David Cronenberg 2007 (9/10)


Farklı farklı insan var şu dünyada, her insanın da bir Cronenberg filmine gitmek için farklı sebepleri var. Benim için bu sebep, nasıl ki ana yüreği evladının başarısı karşısında haklı bir gurur duyar ve gözlerini ekrandan alamazsa (ana niye ekrandan gözünü alamıyor ki ya? bu cümlede bişey eksik) ben de aynı biçimde cronenberg her yeni film yaptığında benzer bir gururla sinemaya koşarım. Ne de olsa elimizde büyüdü. Vallahi abartmıyorum, Cronenberg cronenberg olduysa en büyük sebeplerinden biri benimdir, çok emeğim var üzerinde. Daha küçücüktü bu, seneee 70li yıllar, yok seks delisi yaptıran parazitler, yok kadının koltuk altındaki organizmalar falan diye sardırmaya yeni başlamıştı ki, bu çocuktan büyük adam olucak diye her hareketini izlemeye koyuldum. O günlerden bu günlere baya bir yol kat etti tabi. Body Horror'dan ve deformasyon korkusundan ayrılacağını ilkin "Spider" ile belli etti, akabinde de 2005'in en sıkı filmi olarak gördüğüm Şiddetin Tarihçesi geldi.

Yine de her iki filmde de klasik Cronenberg temasına çok uygun bazı referans noktaları vardı. Spider'da silik bir doz halinde yayılan ve indirgenmiş tehditkar bir Cronenberg klasizmi, Şiddetin Tarihçesi'nde merdivendeki sevişme sahnesinde mahsur kalmıştı. Bu yeni filmde ise Cronenberg'in klasik anlatımından geriye sadece, Şiddetin Tarihçesi'nde de bolca görebildiğiniz, şiddet sahnelerindeki elini korkak alıştırmayan duruşu kalmış. Kötü olmuş diye mi söylüyorum? Hayır. Kesinlikle hayır. Cronenberg artık ne yapsa iyi yapabilecek kadar gözü açık ve pişmiş bir yönetmen.

Söylemeden geçemem: Bir Cronenberg filmine gitmem için çok önemli bir ikinci neden daha: Howard Shore. Sinemadaki en büyük ikilileri gözünüzün önüne getirin. Lorel Hardiler, dean martin ceri levisler, metin akpınar zeki alasyalar neyse, Cronenberg ve Howard Shore da odur. Cronenberg'in ilk filminden beri filmlerinin müziklerini yapan Howard Shore, ne yazık ki BAZILARI korku filmlerini ve B sinemasını ciddiye almadığı için yeteneği anlaşılamamış bir deha olarak (tıpkı Cronenberg'in kendisi gibi) hep satır aralarında kalmıştır. Oysa misal bir BROOD'un ya da ÖLÜ İKİZLER'in film müzikleri birer senfoniden farksız şahaserlerdir. Bu adam basitçe film müziği bestelemekle yetinmez çünkü, filmin notalar ve sesler üzerindeki bir izdüşümünü yaratır. Başka, görüntüsel olmayan, yalnızca işitilen bir başka boyutta aynı filmi tekrardan çeker. BROOD'un ya da ÖLÜ İKİZLERİN açılış faslını geçerken adamın içi titrer. (o adam benim) Ne yazık ki Shore'u da çok geç fark ettiler. Akıllı bir adam olan Peter Jackson Yüzüklerin Efendisi'nin müziklerini Shore'a teslim edince oradan bir Oskar aldı da anca prim yapmaya başladı. Örneğin ŞİDDETİN TARİHÇESİ'nin o muazzam kapanış faslında Howard Shore'un müziği olmasa Cronenberg öylesine zor bir sahneyi nasıl atlatırdı düşünsenize. ŞARK VAATLERİNDE'de benzer bir sahne bulunuyor ve Cronenberg her zaman olduğu gibi yine Shore'undan yardım alıyor. Sinema tarihinin gerçekten en muazzam ve en uyumlu ikililerinden biri, çünkü Cronenberg anlatısı yüzeysel olmayan, boyutlu bir anlatıdır ve müzik onun anlatısına çok fazla şey katıyor.

Bu film mekan, konu ve karakter açılımları açısından ne kadar çok Dirty Pretty Things filmine benziyor diye düşündüm hemen ki meğer her iki filmin senaristi de aynıymış: Steven Knight. Her iki filmde de senaryodan kaynaklanan yüksek ve düşük noktalar var. Bu filmde de senaryonun düşük ve yavan noktaları Naomi Watts karakteri üzerinde toplanıyor. Filmi sürükleyen ve öyküyü yaratıp götüren, asıl kahraman olması gereken Watts karakteri, dediğim gibi hareketleri ile olay akışını yaratan ve etkileyen bir karakter ama eksik bir karakter ve kesinlikle asıl kahraman olabileceği halde asıl kahraman o değil. Watts'ın tüm tehlikeleri göz ardı ederek olayları kendinden çıkarmasına sebep olan tek güdü, Watts'ın çocuğunu kaybetmiş olması nedeniyle yarım kalmış ve tatmin edilememiş analık içgüdüsüdür. Watts'dan görmeye alışık olduğumuz yüksek oyunculuk performansını göremediğimiz bir film olmuş, çünkü dediğim gibi karakteri tam geliştirilmemiş, biraz rivayetler üzerine kurulu yarım bir karakter. Bazı senaristler öykülerini kurarlarken bilerek bazı boşluklar yaratırlar ki olay oluşsun (futboldaki, kimse hata yapmasa gol olmaz olayı misali).

Buna karşılık diğer tüm karakterlerde mükemmele yakın detay ve performanslar söz konusu. Özellikle Rus mafyasının prensi Krill'i oynayan Vincent Cassel'in gizli gay sunumu tek kelime ile muhteşem. Bildiğim kadarı ile hiçbiri Rus olmayan bu oyuncuların, konuşmaları da muhteşem.

Sinemacı olmak isteyenlerin bu filmde bir sahneyi pür dikkat seyretmelerini isterim. Viggo Mortensen'in oynadığı Nikolai'nin hamamda Samyon'un aranjmanı neticesinde saldırıya uğramasından sonraki gün. Hamam sahnesi filmin en şiddet dolu sahnesi. Ancak şimdi öyküde eksik olan bir nokta var. Babası Samyon'un, gizliden aşık olduğu Nikolai'ye tuzak kurduğunu öğrenen Krill, babası ile bundan dolayı kavga etmeli, öykünün bekası açısından bir sürtüşme olmalıdır. Bu bir Türk dizisi olsa, hamam sahnesinden sonra baba oğul süper yakın planlar ve diş sıkıp masa devirmeler eşliğinde kavga ederken gösterilebilir. Ama bakın bu filmde nasıl olacak: Krill, hamam sahnesinden sonra yılbaşı partisi için balon şişirirken görülmektedir. Karşısına oturmuş olan küçük kız ona dün gece duyduğu bağırışlar hakkında soru sorar ve Samyon'la Krill'in kavga ettikleri, Krill'in küçük kızla konuştuğu bu sahnede ortaya çıkar. Bu, sakin bir sahnedir ve hamam sahnesinin ardından mükemmel gelir. Bununla birlikte Krill karakteri filmin başından beri hep kötü yönleriyle gösterilmiştir. Ancak filmin yaklaşan sonundaki Krill'in içindeki yumuşak özün ortaya çıkışına inanabilmemiz için bunun ipuçlarını görmeliyiz ki, Krill'in küçük kızla tatlı tatlı konuşması buna iyi bir hazırlıktır. Ayrıca: Balon şişirmek özünde gerilim dolu bir eylemdir (balon heran patlayabilir). Cronenberg bu sahnede, türk dizicileri gibi kolaya kaçıp kafalara yakın çekim yaparak olmayan atmosferi yapay yoldan şişirmez, balonlara yakın çekim yaparak gerilimi baki tutmayı tercih eder.

Filmin sonu çok daha parlak olabilirdi. Kulaklarımın Howard Shore'a, gözlerimin ise Cronenberg'e alışık olmaları dolayısıyla müziğin ve atmosferin tavan yaptığı nehir kıyısındaki sahnede filmin bitmesini bekledim. Ama açıkçası, bitseydi bile birşeyler eksik kalacaktı. Ha bitmedi ama birşeyler eksik kalmadı mı derseniz, bitseydi daha iyiydi diyebilirim.

Pazartesi, Aralık 3

Lost Skeleton of The Cadavra - Larry Blamire 2001 (10/10)



Fazla uzatmam, doğrudan konuya girerim. İşte arayıp da bulamadığınız, zaten arasanız da bulamayacağınız bir film. En iyi filmler hiçbir zaman normal yollardan sahip olmayacaklarınızdır zaten. Bu filmi de normal şartlar altında, suyun yüz derecede kaynadığı TC sınırları dahilindeki evinizde, normal, ahlaklı bir Türk gencinden beklenen kanallardan edinemezsiniz.

50'lerin düşük bütçeli bilim kurgu korku filmlerine bir mezarlık ziyareti niteliğinde tasarlanmış olan bu film, kepazelik düzeyi ile o filmlerin kemiklerini bile mezarlarında titretecek azamete sahip. Ed wood'a bile mezarında takla attıracak bu filmde hiçbir masrafa katlanılmamış. Yemek sahnesinde bile yemek pişirilmiyor, öyle ki bilim adamı, karısına yemek yiyelim diyor, akabinde mideyi oğuşturup "ooo yemek çok güzeldi datlım" derken görülüyor. Ama dur bi saniye ya, uzay gemisinin kapısı var filmde. bu amaçla kullandıkları bahçedeki tuvaletin kapısına kapladıkları alüminyum folyoya baya para gitmiştir.. nerden baksan beşş metrekare.

kısaca konuyu aktarmak gerekirse başarılabileceğinden emin değilim. bir bilim adamı, elinde mikroskop, wattmetre, yanında karısı, dünyaya düşmüş bir meteoru bulmak için ormana gidiyorlar. wattmetre ile meteoru çıtır çıtır arayan bilim adamı, mikroskopla da daşı inceliyor ve müjdeli haberi karısına veriyor: "dünyanın otuz yıllık ATMOSFERYUM ihtiyacını karşılayacak meteoru buldum". VARAN BİR.(atmosferyuma gerçekten çok ihtiyaç var, açılın biraz nefes alamıyorum şimdiden :)O esnada, Kro-Bar ve Lattis isimli uzaylı bir karı koca zuzay gemileri ile aynı ormana zorunlu iniş yapmış bulunmaktalar. Gemiyi kaldıracaklar kaldırmasına ama iki adet problem mevcut: birincisi, korkunç bir yaratık olan mutantları iniş esnasına kafesinden kaçmışmış ve ayrıca geminin yakıt olarak ATMOSFERYUMA ihtiyacı varmış. VARAN İKİ. Bitti mi. Bitmedi. Yine aynı esnada, adı ve sıfatı batasıca başka bir bilimadamı olan doktor fleming, hasta emellerini hayata geçirmek için ormanı arşınlamakta. doktor fleming her küçükken tacize uğramış bilimadamı gibi tek bir amaç etrafında dolanmaktadır: dünyayı ele geçirmek. dünyayı ele geçirmek için bu muazzam yapıma adını da veren KADAVRANIN KAYIP İSKELETİNİ arayan fleming, aradığı iskeleti bir mağarada örtüsünün altında kestirirken bulur. (ayağa kalktığı zaman takur tukur dolaşıp (diğerleri taşıyolar iskeleti, iskelet yürüyor sanmadınız herhalde) bağıra çağıra konuşmaktan başka birşey yapmayan bu iskeletin dünyayı ele geçirmekteki katkısını tam anlamadım ama olsun..) iskelet ise hayata dönebilmek için bir girdiye ihtiyaç duymaktadır ve bu girdi ATMOSFERYUMDAN başka bişi değildir elbette. Nereden bulacam ben atmosferyumu nidalarına iskeletten bir yanıt alamayan fleming, kafayı mağaradan dışarı uzattığında mikroskopla meteoru inceleyen biliminsanını, gayretkar karısına atmosferyum mücdesini verirken görür. bu harika kuruluş faslının ardından film, tüm bu karakterlerin bir araya geldiği, iskeletin ara sıra yattığı yerden müdahil olduğu mükemmel sohbet, yemek, dans ve fasıl alaylarıyla vücuda gelmeye devam eder. kra-bar ve lattis insan kılığına girerek (üstlerindeki elbiseleri değiştirerek tam olarak) atmosferyumu alabilmek için bilimadamı ve canhıraş karısının evlerine sızarlar. hasta ruh fleming de aynı biçimde sızar ama önce "kimse kendisinden şüphelenmesin" (sap şüphesi) diye, zuzaylı çiftin gerilerinde bıraktıkları kılık değiştirici aletlen ormandaki sincaplardan kendisine bir eş yapar ve kısa bir süre düşündükten sonra bu bayana ANİMALA adını vermeye karar verir. Animalanın da olaya dahil olmasıyla, özellikle kalabalık yemek ve sohbet sahnelerinde izleyen kişilerin tırnaklarını yemek ve gülerken koltuktan düşmek arasında gidip gelen tepkiler vermelerine sebep olan bazı geniş frekanslı anlar yaşanmaktadır.

evet.. kısaca anlatılamıyormuş. anlatılmaz yaşanılır: LOST SKELETON OF THE CADAVRA.

Salı, Eylül 11

Pink Flamingos (Pembe Flamingolar) - John Waters 1972

Akıl var, mantık var. Ama diyelim ki bir an için olmadı. Tam da o anda evimin kapısı çaldı. Kapıda bir amca, yanında süklüm püklüm bir tıfıl. Amca diyor ki: "Bizimki holivud tutkunudur, eti senin kemiği benim, evladım al şunu da ufkunu bir açıver". O tıfıl tipe çok gıcık olduğum için (çünkü en nefret ettiğim nefret türü acımayla karışık olan nefrettir; bir türlü yeterince nefret olmaz, hep öyle pis uyuşuk yapışkan bir his) daha tıfılı içeri alıp kapıyı kapatmadan elimi atacağım arşivdeki ilk üç film herhalde şunlar olur: Nekromantik, Naked Blood ve Pink Flamingos!!! Pink Flamingos, nam-ı diğer, Kötü Zevkin Oyun Bahçesi.

Pink Flamingos, kedinin yayınlayamayacağı ciğeri mundar etmesi üzerine yakın zamanlarda güzel bir örnek teşkil etmiştir. Memleketimin en cabbarceval, en döve döve sanatsever TV si cenebece, bu filmi yılbaşında yayınladığını idda etmiştir, ama giriş faslında kapıda bıraktığımız akıl ve mantığı şu anda tekrar kuşanırsak böyle birşey olamayacağı çok açıktır. Hangi TV kanalı, tavukların becerildiği, taze sıçılmış köpek boku yendiği, kıç deliği ile karaoke yapıldığı bir filmi, Femili Gay cızgı filmi RTUK'den uyarı almış iken yayınlama gafletinde bulunabilir ki? Olsa olsa cenebece, sansür tanrısı dükkanın bereketini kaçırmasın diye yılın başında bir kurban keseyim demiş ve pembe pembe flamingocukları kesivermiştir. Bu tam döve döve sanatseverlik değildir de, bakın sanat olayında bir numarayım şovenizmi değildir de nedir??? Döve döve sempatizm, vura vura ben sizin bacinizm değildir de nedir??? Sorarım.

Film, holivud tipindeki izleyici için tam bir dayak tufanıdır. Holivudun dayattığı ve onlarca yıldır bitmek tükenmek bilmeden kaşık kaşık vererek kitleleri bağımlısı haline getirdiği iyiliği, güzelliği, güzel ahlakı, süper erdemi, iyi insanı, aile sevincini, yaşama böceğini zırnık koklatmaz. Tüm bu ihtiyaç duyulan maddeler, birer yetmezlik seviyesinde filmin sonuna kadar holivud bağımlısını tiril tiril titretecektir. Filmin yapmak istediği, holividun aksine pembe flamingoları göstermek değil, onların otopsisini yapmaktır! Süpermarketten iki tane 2 dolarlık plastik pembe flamingo alıp sefil bahçesine dikiveren (sims'den biliyorum öyle yapıyolar) her obez ve estetik fakiri amerikalı nasıl o anda "çok güzel oldu be" diye düşünebilme hakkını kendinde buluyorsa aynı biçimde gerçek bir öyküye ihtiyaç duymadan ya da herhangi bir rahatsızlık hissetmeden, şüphe duymadan, fazlasını aramadan, tüm ömrü boyunca holivud tipi bir üretimi kalıp kalıp tükebilmektedir. Filmle dövülmek istenen kişi de söz konusu hazırlopçu, beğeni ve seçme fakiri tüketim neferidir. Bu nedenle Pembe Flamingo güzel isim.

Divine adındaki yukarıdaki şekilde görülen obez travesti, yumurta manyağı annesi Edie, tam bir çatlak olan oğlu Crackers, ve röntgenci dava arkadaşı Cotton ile birlikte bir karavanda yaşamaktadır. Yerel gazetelerin "Dünyanın En İğrenç" insanı olarak tanımadıkları ve meşhur ettikleri Divine gerçekten de bu yakıştırmanın hakkını verir gibidir. Ancak Connie ve Raymond Marble çifti aynı kanıda değildirler. Onlara göre, yıllardır binbir mücadele ve emek ile yılmadan ilkokullarda uyuşturucu pazarladıkları, genç kızları kaçırıp hamile bırakıp, çocuklarını lezbiyen çiftlere sattıkları, porno işinde bir marka ve cinsel sapıklıkta doktora sahibi oldukları için bu sıfatı kendileri hakketmektedirler. Sıfatı almak için herşeyi yapmaya hazırdırlar. İşe Divine'a hediye paketi yapılmış bir adet bok göndermekle başlarlar. Bu bir savaşın başlangıcıdır!

Film sadece, holivud zevkine yönelik hazırlanmış bir komplo ve zevksizlik abidesi olmakla yetinmez. Toplumsal çürümeyi finanse eden ve güden medyaya yönelik de bir eleştiridir. Medyanın, toplumun saf ve arıtılmamış isteklerinin, beklentilerinin güdücüsü olduğu düşünüldüğünde, bu film aynı zamanda topluma ve iki yüzlülüğüne yönelik bir eleştiridir. Toplumun tabloid medyada her gün tutkuyla tükettiği üçüncü sayfa haberleri benzeri kalitesiz bilgi girdisine yönelik duyduğu ihtiyaçla belli ettiği yağmacı karakteri ile bir şekilde dengelemeyi başardığı yüksek erdemlere ve estetiğe dayalı tepeden inmeci-öğrenilen karakteri arasındaki ikiyüzlü gidiş gelişlerine yönelik olan bir eleştiri. İstediğin gerçekten rezillik ise izleyici, işte önümüzdeki 100 dakikada bunu sana doyasıya vereceğim der. Kafasını ilk çeviren kaybedecektir. Divine'ın filmin sonunda zor da olsa taze sıçılmış köpek bokunu kusmadan yiyebilmesi maçın berabere bitmesi için yeter skordur. Film kazanır demiyorum bakın, çünkü bu bir meydan okumadır. Ancak küçük olan büyük olana meydan okur. Asıl büyük mide bulandırıcı, kapitalist toplumun tüketici ve yağmacı, sığ karakteridir.

Tıfıl, bu filme nasıl reaksiyon gösterir açıkçası tam bilmiyorum. Deneyip göreceğiz. Çok sıkılması, bazı sahnelerde şok olması muhtemeldir. Pink Flamingos, 12.000 dolar bütçeyle çekilmiş, amatör oyuncuların gerilla tarzında oynadıkları acaip, çok anarşist bir film. Yumurta yiyen kadın Edie rolündeki Edith Massey ve elbette Divine, hipnotik biçimde izleyicinin aklını alıyorlar! Filmdeki diyaloglar da aynı biçimde tutkulu bir hipnotizmanın ağaç gölgesinde dolanıyolar. Özellikle Divine ve oğlu Crackers'ın Marbles malikanesini basıp evi baştan aşağı yaladıkları sahneye bayılıyorum. Bu bana yatılı okulda yaptığımız, tatlıma tüküreyim de kimse yemesin eylemini anımsatıyor. Şunu da not etmeden geçemeyeceğim ki, işittiğim en güzel soundtracklerden biri Pink Flamingos üzerinde mevcut. İnanmazsanız bakın!

Mektubuma burada son verirken, kalbinden temiz bu sayfayı Pink Flamingos'dan seçtiğim aşağıdaki satırlar ile pisletiyorum. Sevgiler.

Oh, I love you Raymond. I love you more than anything in this whole world. I love you more than my own filthiness, more than my own hair color. Oh God, I love you more than the sound of bones breaking, the sound of death rattle - even more than the sound of my own shit do I love you, Raymond.

Cuma, Ağustos 3

Black Snake Moan (Kara Yılan Inliyor) - Craig Brewer 2006 (8/10)

Gaspar Noe mi, Sam Peckinpah mı, yoksa Stanley Kubrick mi daha misojinisttir diye tartışaduralım, vizyonda öyle bir film var ki bu üçlüden birinin yorumunu taşısa bu tartışmayı sonsuza dek bitirirdi. Kara Yılan İnliyor (Black Snake Moan), afişine, reklamlarına, fragmanına, öyküsünün ana hatlarına baktığınızda "kadın düşmanlığı" etrafında buram buram yabancılık kokan bir filmmiş izlenimi veriyor. Adamımız Samuel Jackson, minimini Christina Ricci'yi yaratık gibi zincirlerle bağlamış, kızcağız halinden memnun görünüyor. Ama aslında filmin kadın düşmanlığı ile alakası yok.

Misojinizmin ötesinde en tepede saydığım üç önemli yönetmenin işleriyle buradaki iş arasında illa ki bir karşılaştırma yaparsak varacağımız sonuç olsa olsa Author Yönetmen olmakla olmamak arasındaki, anlatıya dayalı farklılıklar olur. Bir author yönetmenin, sunduğu anlatı içerisinde, biz izleyicilere "aceba misojinist mi?" diye düşündürebilen "gizli gündemleri", izleyiciyi arayışa ve düşünmeye iten silik hatları, tehlikeli olmayı başarabilen bir felsefesi olur. Oysa ki kara yılan inliyor'da hiçbir belirsizlik ya da tehditkar felsefe yok. Bu film gerçekten de çok ilginç ve bence mutlaka izlenmesi gereken bir film; ancak ondan gizli emareler, kadın düşmanlığı ile ilgili alt anlamlar vs beklememek lazım. Yönetmen Craig Brewer öyküsünü Holywood tarzı bir insancıllık, bir ilahi sevecenlik, bir tanrıseverlik, bir "hepimiz kardeşiz" misyonu altında güzel güzel, uysal uysal anlatmış. Bir author yönetmen çok daha dar çerçevedeki bir senaryoda fırtınalar koparabilecek rüzgara sahipken, neredeyse bir okyanus kadar geniş olan bu filmin senaryosunun üzerinde ise efil efil meltemler esiyor.

Amerika'nın güneyindeki küçük bir kasabada çiftçilikle uğraşan Lazarus (Samuel L.Jackson) eşi tarafından başka bir adam için terk edilmiştir. Lazarus tanrı inancı çok güçlü bir adamdır ve bu aldatılma ve terk edilme dolayısıyla çok kızgındır. Onun kitabında aşk, incelik vb kavramlar kalmamıştır. Bir zamanlar gitarı ağlatan parmakları (kimbilir eşinin sevgisini de belki böyle kazanmıştı) artık toprakla uğraşmaktan nasırlaşmış, kalbi sertleşmiş, yıllardır gitarını eline bile almamıştır.

Diğer yanda ise Rae (Christina Ricci), aynı kasabada yaşamasına rağmen, Lazarus ile kıyaslandığında başka bir gezegende yaşayan bir yaratık gibidir. Beyazdır, sex, drugs ve rocknroll içinde savrulup durmaktadır. Dahası, ilk defa yeraltı edebiyatının ünlü yazarı Chuck Palahniuk'in Tıkanma (Choke) romanı sayesinde varlığından haberdar olduğum bir hastalığın pençesindedir: Seks Hastalığı. Kızımızın durumu en iyi şu kelime ile özetlenebilir: SEXORCIST. Ricci içinde şeytan varmış gibi, belirsiz periyodlarla gelip giden ve engelleyemediği bir seks yapma isteğine sahiptir. Rae'nin üstüne üstlük ABD ordusunda görev yapan ve dolayısıyla kasabadan uzakta bulunan çok sevdiği bir erkek arkadaşı da (Justin Timberlake) vardır.
Rae bir gece öldürülesiye dayak yedikten sonra, Lazarus'un çiftliğinin yakınlarında çöp gibi atılır. Lazarus da onu evine getirir ve kutsal bir görevmiş gibi bakmaya, tedavi etmeye başlar. Ancak kızın, sexorcist durumları karşısında Lazarus, çareyi onu belinden zincirlemekte bulur. Diğer yandan hastalıklı bir takıntıyla onun iyileştikten sonra gitmesine de izin vermez. Her ikisi de bu zorunlu beraberlik nedeniyle değişmeye başlarlar. Kız, yalandan bir iki kere "bırak beni" diye çığırsa da o da aslında zincirlenmiş olmaktan "tuhaf" bir biçimde mutludur.

Şimdi yukarıdaki öyküye bakınca bu filmdeki cinsiyetler ve yaşamlar çatışması üzerinde olabilecek farklı derinlikte milyon tane olasılık akla geliyor. Zincirlenen aslında kimdir? Gerçekte kız mı yoksa adam mı zincirlenmiştir? Lazarus'un tanrı inancı aslında o zamana kadar lafta mıdır? Ve ancak kalbinde sevecenliğe yer açtığı ve nefsini arındırdığı zaman tanrıyı bulacağını mı hissetmiştir? Aynı şeyleri kadın da hisetmiş midir? Kadının hiçbir zaman tadamadığı baba özlemi, Lazarus'un tanrı özlemine ne kadar paraleldir? Filmin temel sorunu, son derece geniş bir anlam alanına sahip olduğu halde, etkiyi ve tepkiyi tam olarak detaylandırıp sonlandırmadan en efil efil, en püfür püfür son mesajı kuşanmış olmasıdır.

Bazı filmler bana senaryo itibarı ile, ortada yer alan tek ve çok güçlü bir sahne etrafında dokunarak örülmüş ve tamamlanmış gibi gelir. Örneğin masumiyet filmindeki, kırdaki Haluk Bilginer ve Güven Kıraç arasındaki diyalog sahnesi gibi. Kara Yılan İnliyor da bana bunu düşündürdü. Bu filmin odağında çok güçlü bir sahne var ve sanki tüm film de bu sahne etrafında dokunmuş, karakterler ve olaylar buradan başlanarak detaylandırılmış gibi. O sahne de Samuel Jackson'ın elinde elektro gitarı, dizlerini korkuyla sıkı sıkı kavramış Christina Ricci'ye "Kara Yılan Ağlıyor"'u söylediği sahne. Kulubenin dışında fırtına var, elektrikler gelip gelip gidiyor. Kızın sexorcism hayalleri kulubenin kapısına kadar gelmiş, korkudan sıkı sıkı sarılmış, "sakın çalmayı bırakma" diyor. Müthiş güçlü bir sahneydi ve çok iyi çekilmişti. Ayrıca başrol karakterleri de çok iyi detaylandırılmış ve temellendirilmişti. Filmin bana göre eksik noktaları biraz fazla uysal olması, Justin Timberlake'in oyunculuğu, bazı yan karakterlerin detaysızlıkları, kalıplaştırılmış ve zorlama anlamlarıydı (Peder gibi).

Öte yandan ilginç konusuyla, Samuel Jackson ve Christina Ricci'nin mükemmel öyunculukları ile, blues müziğinin güzelliği ve seksiliği ile, odağındaki bahsettiğim o müthiş sahnesi ile; kesinlikle bu ölü yaz mevsiminde kaçırılmaması gereken bir film. İlgnç bir şeyi de not almadan geçemeyeceğim: Genelde TV kanallarının sinema programları suya sabuna dokunmayan programlardır. Hemen her filme kabul edilebilir seviyede bir not verip, konuyu anlatmakla yetinirler. Yalnız sanırım, Business Channel'ın sinema programını hazırlayan kişi bir bayan ve filmin mesajını yüzeysel boyutta çok ofansif algılamış olsa gerek ki, "sakın gitmeyin - çok kötü bir film" yorumunda bulunuluyor film tanıtılırken. TV'deki sinema programlarının bu tür yorumlarına alışık olmadığım için doğrusu çok şaşırdım. (DRM)

Perşembe, Temmuz 26

Tetsuo (Tetsuo:The Iron Man) - Shinya Tsukamoto 1989 (8/10)

Korku sinemasında "Body Horror" (Türkçe ne diyebilirim bilmiyorum: "Deformasyon Korkusu" bir seçenek olabilir) olarak nitelendirebileceğim alt türe ait önemli bir film Tetsuo. Deformasyon Korkusu, korku sinemasında en geç ortaya çıkmış olan temalardan biridir. Post modernizmin toplumlara ve kültürlere giderek daha fazla hakim olması ve endüstrileşmiş toplumdan post-endüstriyel topluma geçişle birlikte topluma bilinç düzeyinde hakim olan korkular da evrilir. Artık eskisi gibi, gotik sinemaya ait olan kalıplaşmış temalar (kurtadamlar, vampirler falan filan) korkutucu bulunmamaktadır. Özellikle 80'li yıllardan başlayarak bu türlerde yapılan filmlerin de zaten komedi, macera vb, salt korku dışı açılımları daha çok kurcaladıklarını görmekteyiz. Buna karşılık özellikle 60'ların sonu ve 70'lerde endüstriyel toplumlardaki toplumsal alt kültürler arasındaki artan sürtüşmeler ise slasher türünün ortaya çıkmasına neden olmuştur. 70'ler sonu ve daha çok 80'lerde ise nıspeten orijinal bir tür, "deformasyon korkusu" (body horror) olarak karşımıza çıkar. Bu tür, o zamana değin neredeyse hiç sorgulanmamış olan, ve tabiri yerindeyse "çantada keklik" olarak nitelenen bir bilinci (vücutsal bütünlük üzerine mantıksallık bilinci) sorgulamak suretiyle izleyiciyi korkutmayı hedefleyen, aynı zamanda da felsefi açılımları olan bir şok türüdür.

Giderek daha büyük bir hızla endüstileşen ve evrilen toplumlarda gözlemlenen mekanikleşme, insanın organik varoluşu ile sürekli bir zıtlaşma içerisindedir. Body Horror, bu zıtlaşma üzerinde anlatılar geliştirir. 70'lerde yine endüstrileşmeye bağlı olarak ortaya çıkmış olan Apokaliptik (Dünyanın Sonu) anlatım biçiminden, anlattığı öykülerin mikro düzeyde olması (birey düzeyindeki deformasyon korkusunu ele alması ile) nedeniyle ayrılır ve dolayısıyla daha az politiktir. Post endüstriyel ve post-modern kültürün ruhuna uygun, algı düzeyinde oldukça bireysel bir alt türdür.
Body Horror'ın şüphesiz en büyük ve önemli anlatıcısı David Cronenberg. Yönetmen 70'lerdeki ilk filmlerinden başlayarak, bu temada birçok filmi ardı ardına üretir. Shivers, Rabid, Brood, Scanners, Videodrome, The Fly... Yine çok önemli bir başka "David" olan, David Lynch'in ilk filmi Eraserhead de endüstrileşme korkusu üzerinde yükselen bir body horror örneği olarak görülebilir. Jan Svankmajer ise stop-motion animasyon türünde dünyanın en başarılı yönetmenlerinden biridir ve özellikle korku anlatılarını animasyon türünde teslim ettiğini görürüz. Bu üç yönetmenin isimlerini belirtmek istedim; çünkü "Demir Adam Tetsuo" en iyi bu şekilde anlatılabilir: Bir Cronenberg anlatısının, David Lynch'in Eraserhead dünyasında Svankmajer tekniğinden yararlanarak anlatılması.

Tsukamoto'nun ilk uzun metrajı olan Tetsuo, bir "metal manyağını" izlediğimiz görüntülerle açılır. Kişizat, çevreden topladığı metal parçalarını evine getirir. Daha sonra da keskin bir neşterle baldırını yararak, parçalardan birini kesikten içeri sokar. Daha sonra da bacağını sarıp, bu küçük modifikasyonun verdiği neşeyle sokağa koşmaya çıkar. (teknolojiye uygun vücutsal bir mükemmeleşme arzu edilmektedir). Ancak henüz daha iki adım gitmemişken bir araba tarafından ezilir. (Ya da belki de bu bir tür çiftleşme ve çoğalmadır) Öldüğünü düşünürüz ama daha sonra "çok başka bir imajla" intikam için geri dönecektir. Kendisinin ölümüne neden olmuş olan arabanın şöförü de bu farklı varoluş moduna, sanki bir virüse maruz kalmış gibi (ya da cinsel bir hastalık kapmış gibi?) geçer ve vücudundan metal parçaları çıkmaya başlar. Filmin sonu, bu yeni varoluş biçimini tüm dünyaya müjdeler niteliktedir ve Body Horror türünün bazı örneklerinde görülen apokaliptik bir dönüşümle de politikleşir. Dünyanın en ileri endüstriyel toplumlarından biri olan Japon toplumundaki modern korkuları ele alan ve bu anlamda literatür değeri de olan bir yapım olarak etiketleyebiliriz filmi.


Tetsuo çok çok düşük bir bütçeyle çekilmiş siyah beyaz bir yapım. Ancak katiyen çiğ değil. Sinematografi çok başarılı. Steady cam ve sabit kameranın birlikte kullandıldığı filmde, steady ve sabit arasındaki geçişler dikkat çekici. Özellikle montaj çok incelikle ve düzgün yapılmış. Stop motion animasyon tekniği ve tasarımlardaki sanatsal yaratıcılık (kostüm ve set işçiliğini birlikte ele almalıyız) görmeye değer. Buna karşılık düşük bütçe özellikle kostümlerde, film siyah beyaz olmasına rağmen, kötü görüntülerin de ortaya çıkmasına neden oluyor. Müzik olarak endüstriyel rock kullanılmış ve filmle çok iyi bütünleşmiş. Tematik yoğunluk ve öyküye dayalı detay eksikliği ise 80 dakikalık süreye ve estetik güzelliğe rağmen bazı bölümlerde filmin sıkıcı olmasına neden olabiliyor. Tetsuo'nun yine Shinya Tsukamoto tarafından çekilmiş, 1992 tarihli Tetsuo: Body Hammer isimli bir devam filmi de var.

David Lynch'in Eraserhead evreni, Jan Svankmajer animasyonunun tadı ve Cronenberg teması üzerindeki özgün mangavari sentezi ile Tetsuo korku sevenler için iyi bir arşivlik.

Çarşamba, Temmuz 18

First Born ("Lohusalık Gerilimi" ya da "Balerinden Karı Olmaz) - Isaac Webb 2007 (5/10)

Yepyeni bir film olan First Born, sinemalarımıza geldiği taktirde binlerce seyirciyi üzme potansiyeline sahip muazzam bir hayal kırıklığı. Film inanılmayacak bir biçimde sinema ile ilgili herkese, müthiş bir sinema dersi sunuyor. Ders şu: "Bir film hatasız bir biçimde yazılıp yönetildiğinde bile nasıl vasat-kötü-öldüresiye sıkıcı olabilir".

80'lerin ve kısmen 90'ların her daim plasede kalmış gizli sinema kraliçesi Elisabeth Shue özlenen endamını bu son filmiyle nihayet arz etmiş. Kendisi bu filmde bir balerin iken hamile kalan, sonrasında da evinin kadını olan ve en nihayetinde de lohusalık gerilimi içerisindeki bir taze anneyi canlandırıyor. Gerek filmin afişine baktığınızda, (afişin üzerinde satanik ibareler, canavarsı bir bebek suratı, ve "stay away from baby"- bebeden uzak dur yazısı yer alıyor : NE ALAKA??) gerekse de parça parça, dakika dakika izlediğinizde, filme hükmeden gerilimle ilgili kendinizi bir karar verememe durumu içerisinde buluyorsunuz. Gerçekten de, senaryo öyle bir yazılmış, izleyiciye o denli az bilgi aktarılmış ve aktarılan bilgi de öylesine çarpıtılmış ki, ortamdaki gerilimin neden kaynaklandığını anlayabilmek pek mümkün değil. Bu çocuk şeytanın çocuğu olabilir, bu bir ihtimal, bu evde bir hayalet olabilir bu da başka bir ihtimal, koca bir psikopat olabilir, bu bir kült ve şeytani ritüellerle ilgili olabilir, büyücülük söz konusu olabilir, bir başkası psikopat katil olabilir, hatta Elisabeth Shue'nun yeni doğmuş bebesiyle birlikte bir başına yaşadıkları söz konusu evde bir yaratık bile dolanıyor olabilir. Bütün bu olasılıkları film boyunca düşünür, yavaşça (gerçekten çok yavaşça) tüketirken ve hepsi teker teker fos çıkarken, sonunda geriye tek bir gerçek kalıyor: Bu bir lohusalık gerilimidir.
Lohusanın gerilim, pimpirik, korku, sebepsiz öfke ve nefret, ölüm korkusu vs dolu dünyası konuyla ilgili herkese (ne! kime!) balyoz gibi aktarılıyor. Bu filmi izleyen genç bayanlar çocuk sahibi olmadan önce on kere daha düşünecekler. Filmin özellikle orta yaş üstü, ve daha çok da çocuk sahibi olmuş bayanlar tarafından sevileceğini tahmin ediyorum, ama geri kalanlar için nasıl bir eziyet olduğunu anlatmaya kelimeler pek yetmiyor. Erkekler için ise filmin en önemli çıkarımı lohusalığın öküzboğan dünyasına bir giriş sağlaması ve balerin kısmından neden eş olmayacağı noktasındaki yerinde tahlil ve saptamalardır. Lohusa bünyesinde hali hazırda zaten bol miktarda bulunan öz-gerilim, pimpirik, nedensizlik vs gibi karakteristikler balerin kişisinde de hat safhada bulunduğundan ortaya mandabayıltan bir bunalım ve daralım etkisi çıkıyor.

Yönetmen ve aynı zamanda senarist olan Webb, gerçekten filmini çok iyi yazmış ve yönetmiş. En azından oldukça farklı yönlere hareket kapasitesine sahip, sürekli devam eden bir gerilim tınısını tutturmayı başarmış. Ama yine de film insanın içini bayıltıyor, çünkü pratik olarak aslında bahsettiği şey, yarattığı hareket kapasitesi ile karşılaştırıldığında çok silik bir şey. Neredeyse insanda hiçbirşey hakkında birbuçuk saatlik bir film seyrettiği hissi uyanıyor. Aklı başında olan tüm erkeklerin bu filmden uzak durmalarını tavsiye ederim. Filmin sadece orta yaş üstü kadınlara göre olduğunu ve özellikle ev kadınları tarafından sevilme olasılığı olabileceğini düşünüyorum. Bu filmi sevenler Oteldeki Sır filmini de deneyebilirler. (GRM)

Dead Silence - James Wan 2007 (6/10)

Henüz vizyona girmemiş olan bu korku filminin altında James Wan imzası görüyoruz. James Wan, bilindiği üzere Saw serisinin yaratıcısı ve ilk Saw'ın yönetmeni. Dead Silence da onun ikinci uzun metraj filmi ve yazın eli yüzü düzgün yeni korku filmlerinden bir tanesi. Filmin afişine bakıp Çaki ile bir alakası olduğunu düşünür iseniz yanılırsanız, çakiyle amca, hala, akraba, erkan düzeyinde; hiçbir alakası yok.

Bu filmle şunu fark ettim ki James Wan denen bu Malezyalı yeni yetme, tahta kuklalardan feci halde tırsıyor. Saw serisinde de Jigsaw'ı temsilen ekranı dolduran spiral yanaklı tipitip, sonuçta başlı başına bir kuklaydı. (Adı da Billy idi galiba). Bu filmde de yine başrollerde Billy isimli bir vantrolog kuklasını görüyoruz. Sanırım Wan küçükken bu Çaki olayına fazla maruz kalmış, Billy isimli bir hayali kahraman geliştirip ona sığınmış, şimdi de bu işin ceremesinden para kazanıyor.

Açık söylemek gerekirse bu vantrolog kuklalarından her zaman korkmuşumdur. Hatta palyaçolardan korktuğumdan bile çok. Komik desen değil, sevimli desen değil, tıpkı palyançolar gibi ne idüğü belirsiz, güvenilmez tekinsiz tiplerdir bu kuklalar. Zaten bizim ülkemizde de bunlardan hiç yetişmez, mendebur bir türdür. Palyançolar üzerine korku sinemasında çok yazılmıştır ama bu kukla meselesi biraz öksüz kalmıştır hep. James Wan da bu alanda korku sinemasında var olan bir boşluğu doldurarak konunun üzerine gitmiş de gitmiş.

Film Saw'da olduğu gibi zekice sayılabilecek bir sonla kapanan, izlenebilir, çok klasik bir hayalet öyküsü kalıbı sunuyor izleyicilere. Yeni evli bir çift, evlerinin kapısında bir gece, paket içerisinde Billy isimli nursuz suratlı bir kukla bulurlar. Aynı gece karısı dili koparılarak öldürülen Ryan, (Jamie Ashen) bu cinayetin sırrını araştırmak için baba ocağına geri döner, beraberinde "Billy" ile. Ryan'dan şüphelenen bir detektif de (Donnie Wahlberg) onun peşi sıra gider. Ama her ikisinin de karşı koyabileceğinden çok daha büyük bir güç onları beklemektedir.

Film nokta nokta yükselen bir gerilim atmosferine sahip. Ancak öykü çok klasik olduğu için sürekli olarak etkileyici olmayı başaramıyor. Filmde, iyi korku filmi izleyicisinin çok çabuk fark edebileceği derin bir kontrast mevcut. Bu kontrast, öykünün yönetmen tarafından dinamik bir formatta anlatılması ve altyapıyı oluşturan senaryonun klasikliği arasında oluşuyor ve izleyicide bitmek bilmeyen "bir sürpriz dönüş - twist" beklentisi oluşturuyor. Anlatım daha çok bir TV dizisi kurgusunu akla getiriyor; filmin kurgusu daha çok "Masters of Horror" TV dizisi serisinin izlediğim bazı bölümlerindeki kurguları çağrıştırıyor. Olaylar ve sahnelerin akışı hızlı bir süreçte gelişir gibi görünürken, aslında çok da fazla yol kat edilmemiş oluyor, çünkü senaryo sanki bir TV dizisi biçiminde sunuluyor. Bir yenilik getirmeyen benzer öykü parçaları, benzer gerilim unsurları, benzer sahneler aralıklarla tekrar tekrar ziyaret ediliyor. Bu sanki bir masa tenisi maçı izlemek gibi; twist beklentisi de işte bu nedenle ortaya çıkıyor, monoton frekansın bir yerde kırılmasını bekliyorsunuz, akıl dolu birşey olmasını. Çünkü sürekli olarak Lostwari bir bilgi bombardımanı görsel olarak, benzeşik gerilim unsurları üzerinden veriliyor. Sonunda birşey oluyor gerçekten ama bunun beklentinizle ve öykünün temel akışıyla çok da fazla ilgisi bulunmuyor.

Ama bu TV formatı biçimi, her ne amaçla kullanılmış olursa olsun, bende James Wan'ın burada biraz hile yaptığı hissini uyandırdı. Filmi iyi ve sarsıcı bir sonla bitirmek için filmin genel düzeyini bilerek indirgemiş ve izleyici bilincini uyuşturmaya çalışmış gibi görünüyor. Büyük bir sorunun önemli cevabını arama vaadiyle açılan film, sonrasında gerilimli olduğu yadsınamayacak, ancak monoton bir frekansa indirgenmiş olan bir TV showuna dönüşüyor. Dolayısıyla bu hile neticesinde kesinlikle kötü olmayan, ancak kanımca yeterince de iyi olamayan bir korku filmi ortaya çıkıyor. Korku filmi severler için yine de görülmesi keyifli olabilecek bir seyirlik. (KRK GRM)

Hills Have Eyes II (Tepenin Gozleri 2) - Martin Weisz 2007 (3/10)

1980'ler Amerikan sinemasında bir trend vardı. Eğer bir film başarılı olursa ve beğenilirse, devamı da sürüden ayrılmama psikolojisi ile, hemen aynı formatta çekilirdi. Böylece bir sürü birbirine benzer film olurdu ama aynı zamanda amiyane bir bilişim teknolojisi terimi karşlığı da bulunan (çalışan sisteme dokunma arkadaş) bu devam mantığı ile başarısız filmler yapma riski atlatılmış, altın yumurtlayan tavuk kesilmemiş olunurdu.


Kendi adıma Hills Have Eyes serisini sevdiğimi söyleyebilirim. Alexander Aja'nın çektiği tekrarı da oldukça başarılı bulmuştum. Ancak Hills Have Eyes 2 için aynı şeyi söyleyemem. Bu film daha çok korku sinemasında şekilsel ve söylemsiz bir yaklaşımı, tabiri yerindeyse korku pornografisini ve istismarı çağrıştırıyor. Bu defa radyasyondan yamulmuş hilkat garübelerinin karşısına tam teçhizatlı fakat fazlacana sarsak ve sersem bir grup Amerikan askeri çıkıyor. Ölmek nedir bilmeyen bu garübeleri öldürmek için de eldeki tüm kazmayla göz çıkarma, kürekle bağırsak oyma teknolojisini kullanmak zorunda kalıyorlar ki bu da korku sinemasında benim lügatımda pornagrafiye eşdeğer. İlk filmdeki (bir önceki Aja yorumundan bahsediyorum) konuyu ve acımasız / tekinsiz duygu yoğunluğunu çıkar, onun yerine daha çok göz oymaca, kafa patlatmaca koy, al sana Hills Have Eyes 2.

Askerler yaratıkların yaşadığı mağaraya girinceye kadar, filmin açık alanda geçen yarıdan fazlalık bölümü tam anlamıyla "çöp". Bir sürü gerzek Amerikan askeri, ağızlarını şişire şişire sersem ifadelerle faklı maklı söz sanatlarının en amaçsız örneklerinden şıftırtıyorlar. Oraya kadar 1 puan. Mağaraya girdikten sonra, "Decent"vari ambiyans ve azalan sarsak diyaloglar sebebiyle 3 puana kadar yükseliyor. Ama bu filmi sinemada izlemiş olsam herhalde kahrımdan ölürüm. Devam filmlerine giderken ince eleyip sık dokumakta sonsuz fayda var.

Bu film için yapılabilecek en güzel benzetme şu olabilir: Alien ve Aliens. Aliens'a uygulanan basit devam formülünü: "gerilimi tasviye et yerine asker falan kullanıp bol bol ölüm ve aksiyon doldur" aynen uyguluyor ama sonuçta ortaya çıkan film ne Aliens gibi iyi bir aksiyon ne de ilk Tepenin Gözleri gibi iyi bir korku. C hiçbiri. (KRK GRM)

Cuma, Temmuz 13

Onibaba - Shindo Kaneto 1964 (10/10)

Kaneto'nun Onibaba filminden, Kwaidan'ı yorumlarken söz etmiştim. Kwaidan ve Onibaba Japon korku sinemasının ilk birkaç örneği arasında gösterilebilir. Kwaidan'da olduğu gibi Onibaba'da da yine geleneksel bir Noh tiyatrosu öyküsü temel olarak kullanılmış. Ancak Kwaidan dört farklı öykünün işlendiği dört farklı kısa filmden oluşmaktaydı; Onibaba ise izleyicilere
tek ve konsantre bir öyküyü oldukça uzun sayılabilecek bir sürede sunuyor: 105 dakika.


Filmin Kwaidan'dan diğer farkları, Kwaidan'da görülebilen ve yapay sahne tasarımlarındaki dekor-renk kullanımı-sanat yönetimi başlıklarında kendini hissettiren üst düzey stilizasyon bu filmde yerini gerçekçi bir resmedişe bırakıyor. İkinci fark Onibaba'nın siyah beyaz olması. Bunun dışında öykünün temel motifi (Japon korku sinemasının da neredeyse temelini oluşturan "kaidan" - intikamcı ruh) bu filmde de mevcut. Ancak filmin tek hedefi böyle bir korku öykücüğünü folklorik bir genelgeçer cazibede aktarmak olmadığı için Kwaidan'dan önemli ölçüde
ayrışıyor: çünkü Kwaidan'ın aksine Onibaba'da filmi 105 dakika boyunca sürükleyen ve kaidan motifini gölgede bırakan etkileyici bir tez ve fikir mevcut.



105 dakikalık süre ve Noh tiyatrosu tarzı bu geleneksel tek öykü bir araya geldiği zaman ortaya son derece yavaş akan bir film çıkıyor. Film, bir örümcek ağı gibi örülüyor; izleyici üzerinde kalan hafızası ise acı-ekşi bir örümcek zehiri gibi. Onibaba kelimesi Japonca'da "Şeytan Kadın" anlamına geliyor. Hal böyle olunca yine bir "Kyojo Mono" mu diye düşünüyoruz ancak o kadar basit değil. Çünkü shitei (yaratık) ve waki (insan) arasındaki sınır bu filmde hiç de net değil. Kwaidan'ı anlatırken Noh anlatısında oyunun iki karakter: shitei ve waki arasında geçtiğini söylemiştim. Shitei her zaman bir maske takardı, waki ise maskesizdi. Shitei oyunun sonunda maskesini açar ve bir şeytan mı, bir tanrı mı, yoksa bir kahraman mı olduğu belli olurdu. Oyun, bu ikisi arasındaki gerilim ve etkileşim üzerine kurulurdu ve shitei'nin gerçek kimliği oyununun türünü belirlerdi (korku, kahramanlık vs). Onibaba ise öylesine kışkırtıcı bir soru yaratıyor ki (insan nedir) Noh'un bu geleneksel ve güvenli insan-yaratık ayrımını, bu soruyu sormakta temel bir araç gibi kullanıyor. Bu anlamda Kwaidan'dan ve geleneksel Kaidan yaklaşımından çok çok farklı.





Onibaba öyle bir tez ve tartışma üzerine kurulu ki, bu son derece basit Noh motifini başka bir boyuta taşıyor ve shitei ve waki'yi, insanı ve şeytanı tek bir vücutta birleştiriyor. Filmin senaryosunun temelini oluşturan o basit Noh motifi ise bu büyük birleşmenin gölgesinde kalıp, ufacık ve önemsiz bir ayrıntıya dönüşüyor. Hal böyleyken Onibaba'ya klasik anlamda bir korku filmi diyebilmek pek kolay değil. Çünkü burada korkutucu ve rahatsız edici olan filmin izleyici üzerinde uyandırdığı provakatif düşünceler.


Onibaba, sonu yokmuş gibi görünen, insan boyunu aşan otlar ve sazlıklardan oluşan bir dünyada geçiyor. Burası Japonya'da, isimsiz bir nehrin kıyısındaki sazlık ve otluk bir alan. Otlar sürekli rüzgar altında dalgalar gibi eğilip, bükülüyor ve dansediyorlar. İlk başta cennet gibi görünen bu mekan aslında tam tersine bir cehennem, bu danseden uzantıları da birer alev gibi okunabilir ki bu okuma çok da doğru olur. Çünkü yönetmen Kaneto, Onibaba'da dünyadaki cehennemi resmediyor. 14. Yüzyıl Japonyasında, elli yıl süren iç savaşın ilk yıllarındayız. Bu, bir çıkışı yokmuş gibi görünen çayır cehenneminin yalnızca iki sakini var: biri yaşlı, diğeri genç iki kadın. Erkekleri zorla savaşa alınmış olan bu iki kadın, (yaşlı olan genç olanın kaynanasıdır) açlıktan ölmemek için, çayırlığa sığınan yaralı ve yolunu yitirmiş samurayları öldürüp, zırhlarını ve silahlarını buğday karşılığı satmaktadırlar. Cesetleri ise çayırlığın ortasındaki derin bir çukura atarlar. Kadınlar bir an bile gülmezler, çünkü bu dünyada gülecek hiçbirşey yoktur.


Bu ikilinin mutsuzlukları, vaktiyle çayırlıkta yaşayan ve diğer erkekler ile birlikte savaşa alınmış olan "Hachi"'nin savaştan kaçarak çayırlığa dönmesi ile birlikte bozulur. Hachi yaşlı kadına oğlunun öldüğünü söyler. Hachi son derece güvenilmez, çıkarcı bir adamdır. Gelir gelmez genç kadına da göz koyar. Kadının kocasının gerçekten ölüp ölmediği bile değildir. Bir süre sonra genç kadın da, hayatında güzel olan hiçbirşey olmadığının bilinciyle ona yanaşmaya başlayacaktır. Bu yakınlaşmadan yaşlı kadın son derece rahatsız olur. Çünkü kızın Hachi'nin yanına taşınması durumunda tek başına samurayları öldürebilmesine olanak yoktur: bu da aç kalmak anlamına gelecektir. Ancak bu rahatsızlığın tek nedeni bu da değildir, çünkü yaşlı kadın Hachi'ye kendi vücudunu teklif ettiğinde reddedilir.


Filmdeki karakterlerin hiçbiri, bu üç karakter kesinlikle izleyicinin özdeşleşebileceği türden değildirler. Eğer karakterlerden biri bile özdeşleşilebilir nitelikte olsa bu filme kolayca dram denebilir. Ancak böyle olmadığı için, yarattığı ruh buran his nedeniyle film korku filmi olarak algılanabilmektedir. Bu üç karakter dışında, bu cehenneme giren tüm canlıların bu üçlü tarafından öldürüldüğünü film boyunca görürüz ki bunlara sevimli bir yavru köpek de dahildir (Hatta köpeği gördüklerinde gözleri parlar - akşam yemeğinde onu yiyeceklerdir).




Hachi'nin genel çirkinliği, kadınların kontrolden çıkmış şehveti, tüm bu öldürmeler, sefalet, ve bütün film boyunca bir an olsun seyrelmeyen amaçsızlık ve mutsuzluk duygusu, her gün aynı şeyin, aynı amaçsızlığın, salt bir gün daha bu cehennemde hayatta kalabilmek için tekrarı, bu mutsuzluk, insana "neden" dedirtiyor. (Kim demişti bilmiyorum: "cehennem tekrardır" diye, ama çok haklı).


Yaptığı zinanın silik rahatsızlık hissi ile genç kız köpeği yedikleri yemekte yaşlı kadına sorar: "bu dünyada yaptığımız suçların cezasını çekecek miyiz" Yaşlı kadın kıza "evet der, ama bu dünyada şeytan yoktur. Şeytanlar cehennemde olur". O anda biz izleyiciler ise şunu düşünürüz: "iyi ama burası zaten cehennem". Gece ilerleyen saatlerde, kız gizlice Hachi'nin yanına kaçtığında yaşlı kadın kendi şeytanını nihayet bulur. Ürkütücü bir maske içerisinde karşısında durmaktadır, ya da bu onun yüzüdür. Yaratık ondan kendisini bu çayırlıktan çıkarmasını ister, kaybolmuştur, yardım ederse yaşlı kadına zarar vermeyecektir. Kadın mecburen kabul eder. Yüzünü neden sakladığını sorar kadın, yaratık "ben çok yakışıklı bir adamım, yüzümü koruyorum" der. Kadın durur: "seni çıkarırsam bana yüzünü gösterir misin? ben hiç güzel birşey görmedim" der. Yaratık reddeder. Kadın yaratığı da çukura atmaya karar verecektir.



Otların arasında duran kocaman bir çukurun nasıl bir gerilim unsuru olarak kullanıldığını bu filmle görme fırsatı bulabilirsiniz. Cennet dünyadaysa eğer, cehennem de öyledir ve illa alevli olmasına gerek yok; Onibaba'nın çayırlığı cehennemdir. İçindeki bu küçük topluluk ise belki görevleri buraya düşen kayıp ruhları tüketmek olan, bu cehennemin zebanileridir. Ya da belki de onlar sadece insandır, burası da sıradan bir çayırlıktır. Ama farklı söyleyebilmek kesinlikle, hiç kolay değildir. Kendimize tüm film boyunca sorarız: insan nedir, iyilik ve kötülük insandan ne kadar uzaktadır, tüm film boyunca ve yaşlı kadın filmin sonunda çukurunun üzerinden atlar ve "ben insanım" diye son ses, çığlık çığlığa bağırırken. (KRK GRM DRM)





Perşembe, Temmuz 5

Vampiros Lesbos - Jesus Franco 1971 (4/10)


Kan Emici Nazi Zombileri adlı muhteşem filmini evvelen yorumlama şerefine nail olduğum büyük üstat Jess Franco'dan bir büyük başyapıt daha. 10 üzerinden tamı tamına iki puan verdiğim söz konusu bedbaht filme yaptığım yorumunun sonunda film hakkında şöyle buyurmuşum: Yeşilçam zombi filmi yapsa bundan daha iyisini yapardı. Hah işte, Sayın Franco bu yakarışımı duyarcasına yeşilçamvari bir vampir filmi çekmiş bu kez ve adeta nazire yapmış. Yiğidi öldürüp hakkını vermek gerek, gerçekten de yeşilçam yapsa bundan daha iyi vampir filmi yapamazdı.



Vampyros Lesbos, adından yine anlaşılabileceği üzere Lezbiyen bir takım vampirlerle ilgili oldukça eblek bir film. Eblekliği nerden kaynaklanıyor diye düşündüm bir müddet; zannedersem başroldeki bayanın eblehliğinden mütevelli. Kendisi tüm açılardan, nerden bakarsanız bakın oldukça yassı görünmekte. Simpson & Simpson adlı ne halt ettiği anlaşılmaz bi firmada tedirgincesine çalışmakta olan Linda Westinghouse adlı ne iş yaptığı belli olmayan bir bayan, bir miras davası ile ilgili olarak Kontes Corody'i (Kont Dracula adlı birinden miras kalmış Corody'e: çok ilginç) bulmak üzere İstanbul'dan te Anadolu'ya gider. Evet evet yanlış duymadınız. Bu bayan, sokaktaki simitçilerin bile mükemmelen almanca konuştukları Istanbul'da ikamet etmektedir. Zaten film, tıpkı Nazi Zombileri'nde olduğu gibi yine cami ve minare görüntüleri ile açılıp, çeşitli İstanbul görüntüleri ile evriliyor. Durum öyle görünüyor ki, sayın Franco filmin büyük bölümünü İstanbul'da çekmiş. Ancak Franco, Nazi zombilerinde olduğunun aksine belgeselci yönüne daha az ağırlık vermiş ve yaratıcı sanatını biz izleklere daha çok bulaştırmaya gayret etmiş. O yüzden her ne kadar cami, minare, yol, sokak, ahali, kent yaşamı vb görüntüleri ayyukta olsa da yine de muhteşem buluşlarıyla donattığı bir anlatı geliştirmeyi de ihmal etmemiş. Camiydi, sultanahmetti diye coşkulu bir pastorellikle açılan film akabinde, aile çay bahçesinde erotik bir lezbiyen show'u pervasızca izleyen kitlenin resmedildiği planlarla devam ediyor. Yalnız sahne ve izleyicilerin bulunduğu mekan arasında zaman ve mekana dayalı herhangibir ilişki söz konusu değil. Jess Franco'nun dehası da zaten olmazı oldurmasından kaynaklı. Daha önceki filmlerinde gece çekimlerini kirli bir lensle gündüz çektiğine şahit olduğum Franco bu filminde de zaman ve mekana dayalı bağımlılıkları adeta yerle bir etmiş ve fizik kanunlarına bile bir sanat adamı olarak meydan okuyabilmeyi başarabilmiş. Yeniden söz konusu aile çay bahçesine dönecek olursak tabloyu şöyle netleştirelim: Linda Westinghouse ve erkek arkadaşı "Omar", kadrajın odağından kameraya doğru bakmaktadırlar. Çay bahçesinde oturan ve diğer masaları donatmış olan, o bildik sabit Türk bakışlı ("aman gavur yönetmene yamuk yapmayalım, büyük adam, düzgünbakacakmışım o vakit kılımı dahi kıpırdatmam, avrupa duy sesimi, çünkü ben dudaklarımı bile oynatamıyorum şu anda" bakışlı) kavruk adamlar ve kadınlar da aynı eblehlikte çerçeveyi oluşturmuşlardır. (Bu coşkuyla ve görev bilinciyle kameraya bakmakta olan sevgili vatandaşlarım aceba o anda lezbiyen bir erotik show seyrettiklerini biliyorlar mıydı?)Sahnedeki olay ise kimbilir hangi tiyatro sahnesinde, hangi farklı zamanda gerçekleşmektedir belli değil. Yalnız bu filmi izlemeyi başarabilecek azınlık kitle için bu filmdeki en önemli cevher noktaları elbette zaman ve mekan arası bu tür kırılımların estetiği değil; bu tür yöntemleri zaten yeşilçam filmlerinde bolca görmüşlüğümüz var. Filmin benim açımdan en eğlenceli noktası, bu filmde Omar'ı oynamakta olan oyuncunun akıl almaz yeteneksizliğiydi. Bir kadraj dolusu insanın sabit bakışına karşılık, Omarcık felfecir okuyan gözlerle bakmadık yer bırakmıyor: Yönetmen, ışıkçı, sesçi, ayakları, her yere sıradan bakıyor "abi nasılım, oluyor mu" dercesine.


Üçüncü sahnede bayan westinghouse bir rüya görmektedir. Rüyada kullanılan imgeler sırasıyla : kırmızı bir uçurtma, balık ağlarına takılmış bir kelebek, güneş altında kızmış taşlar üzerinde yürümekte olan bir akrep ve camda aktığı görülen birkaç damla kırmızı boyadır. Franco işte bu rüya sekansında sanatının zirvesine bence ziyadesiyle çıkmıştır. Kırmızı uçurtma cazibeyi ve kandırılma isteğini, balık ağlarındaki kelebek beklenmeyen ancak istekle kabul edilen acı ve alıkonuşu, akrep tehlikeyi, kan ise şehvet ve korkuyu simgelemektedir. Ve üstelik tüm bu imgeler inanılmayacak biçimde kadınsıdır. Şu ilk üç sahne zaten filmi yeterince anlatıyor. Filmin geri kalan bölümünü izlemeye gerek var mı açıkçası emin değilim. Çünkü Franco, şu anlattığım rüya sekansını bütün ya da parça olarak filmin yaklaşık yedi-sekiz farklı noktasında, işlerin sarpa sardığı her yerde tekrar tekrar montajda görüntüye veriyor. Sanırım o da bu sekansta sanatının zirvesine çıktığını fark etmiş ve tekrarın doruğuna varmış.

Sonrasında westinghose, psikoloğuna kendisinde bir takım lezbiyen eğilimler bulunduğunu çılatırken görünür, ancak doğrusu psikolog bu ön uyarıları, "aslansın sen - kaplansın sen, bişicik olmaz" nidaları ile duymazdan gelir. Hemen akabinde westinghouse, simpson & simpson'ın istanbul ofisinde, kontes corody'i bulmaya anadolu'ya gitmezden evvel görünür. Ama önce oteline bir uğrar: o otel de tüm klasik yeşilçam filmlerinde olduğu gibi denizin yanı başında yer alan İstanbul Hilton'dan başkası değildir. Anadolu'ya gitmek için küçük bir sandalla eminönünden denize açılan westinghouse, anadoluya vardığında ilkin kapısında nedense "büyükada oteli" yazan, zebercet kılıklı sapık bir işletmeci tarafından işletilen bir otelde sereserpe bir gece geçirir. Sonra yine bir kayıkla "anadolu"'dan kontes corody'nin dalgaların kırılım şeklinden Akdeniz'de bir yerde olduğunu düşündüğüm dehşet adasına doğru hareket eder. Kontes corody ile karşılaşmaları ise bir çok kırmızı uçurtma, ağa takılı kelebek, ayakları yanan akrep ve kırmızı boyaya gebedir.

Yönetmenin anlatım tekniğinin yeşilçam sinemasının ucuz örneklerinde görülen karakteristik tekniklerden, oyunculukların kötülüğünün kötü filmlerimizdeki kötülükten hiçbir farkı yok. Uzak planlar, ardından gelen zoomlar. Ardı ardına gereksiz benzer planların montajından mütevelli monotonluk, yakın planların çokluğu, filmin master kopyasının üzerindeki boyuna çizikler, sahneler arasındaki "iki dakka bakmazsam her şeyi kaçıracağım" hissi uyandıran akılötesi kurgusal geçiş hızları... Film Türkçe seslendirmeli olsa, hiçbir Allah kulunun "aaa böyle türk filmi mi varmış" demeden bu filmi izleyebileceğini sanmıyorum. Bir de üstelik mekanın civcivli yeşilçam dönemi İstanbulu olması bu hissi engellenemez kılıyor. Ancak kesinlikle, izlemesi birtakım sebeplerden dolayı çok zevkli: Birincisi yukarıda da bahsettiğim üzere: Omar faktörü. Sonra müzikleri de harika! Psychedelic Rock'ın doruğuna varıyoruz. Gerçekten iyi bir iş, bir nostaljik birikim patlaması. Ayrıca DVD kapağının ardındaki acizane reklam cümlesi de tam Homer Simpson'a yönelik: "Bu filmi hemen bugün seyredin yoksa Kontes Corody kanınızı kurutacak!" Bööööö. Açıkçası izleyince de sıkıntıdan kurutuyor, en iyisi bu filmle hiç karşılaşmamış olmak tabi ama benim için artık çok geç. (KRK GRM ERT)